Kavramlar – Mahmut Varhan / 2026 Nisan / 161. Sayı

Zındıklık:

Zındıklık İslâm’ın ilk döneminde kullanılan bir terim değildi. Kur’ân ve Sünnette sıkça kullanılan “Nifak-Münafık” terimi bu anlamı da kapsamaktaydı. Nifak terimi, ıstılâhî anlamıyla cahiliye Arapları arasında bilinmemekte olup, İslami bir terimdir. İlk dönemde münafık teriminin kullanıldığı anlamı ifade etmek üzere daha sonraki dönemlerde fukaha tarafından zındık kelimesi de kullanılmıştır. Bu iki terimin ortak anlamı, İslam’ı izhar edip, küfrü gizlemektir. Yani zahiren Müslüman gözüküp, gizli olarak/gerçekte kafir kalmaktır. Diğer bir ifadeyle dilinde İslam, kalbinde ise küfrün yer almasıdır.

Nitekim Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Ümmetim hakkında en çok korktuğum kimse, diliyle âlim/sanatlı konuşan münafıktır.”[1] İslâm tarihi boyunca dilinde ilim/konuşma sanatı bulunan bu münafıklar/zındıklar, İslâm’ı tahrif edebilmek veya hiç olmazsa bazı Müslüman taifeleri saptırmak, Müslümanları itikâdî ve siyasî fırkalara bölerek birbirine düşürmek için özel projeler yürütmüşlerdir. Bu faaliyetler sonucunda pek çok sapkın itikâdî ve siyasî gruplar ortaya çıkmış ve tarih boyunca Müslümanlar arasında birçok kanlı çatışmalar ve acı olaylar yaşanmıştır. İslâm Tarihinde zındıklık hareketlerinin çok tehlikeli ve büyük etkileri olmuştur. Müslümanların karşısında siyasi ve askeri olarak hezimete uğrayan diğer milletlerin bazı mensupları, bu yenilgiyi hazmedemeyip İslam’a karşı büyük bir kin beslemişlerdir. Özellikle de Yahûdiler, Hristiyanlar ve Persler bu konuda tehlikeli nifak/zındıklık hareketlerini oluşturmayı başarmışlardır.

Hz. Osman radıyallahu anhu’nun şehadetine sebep olan isyan hareketini organize etmekte ve Hz. Ali radıyallahu anhu döneminde şekillenmeye başlayan Şiâ’nın bâtınî kollarının faaliyetlerini koordine etmekte Abdullah b. Sebe’ gibi dönme Yahudilerin rolleri meşhurdur. İslâm Tarihi boyunca Hasan Sabbah’ın organize ettiği “Haşhaşiler” gibi onlarca bâtınî örgütün yıkıcı faaliyetleri olmuş ve pek çok rabbânî âlim ve salih sultanlarla vezirler bu ifsad hareketlerinin kurbanı olmuşlardır. Günümüzde Kadıyanilik-Bahâilik gibi hareketler de aynı zındıklık hareketinin tezahürüdürler.

Diğer taraftan Din-i Mübin-i İslâm’ı içeriden yıkmak gayesiyle pek çok rivayetler uydurup yaymışlardır. Yine birçok sahih hadise şüpheler îrad ederek inkâr etmişlerdir. Sahih/sabit sünneti inkâr ederek, çeşitli hurafeleri ve uyduruk rivayetleri din olarak piyasaya sürme bid’atının arkasındaki sebeplerden biri de zındıka hareketidir. Günümüzde hadis/sünnet inkâr projesinin arkasında olanlar da aynı zındıklardır.

Aynı şekilde bu zındıklardan bazıları tasavvuf yoluna intisap ederek, tertemiz tasavvuf meşrebini çeşitli felsefe ekolleri ile bulandırıp vahdet-i vücûd ve hulûl gibi sapkın düşünceleri İslam âleminde yaymayı başarmışlardır.

Bağdat’da Abbasî hilafetinin Tatar kralı zalim Hülagu karşısında hezimete uğramasını ve bütün ailesi/yakın çevresi ile birlikte halifenin hunharca katledilmesini sağlayan da şiî İbnü’l-Alkamî gibi zındıklardır. Bunun neticesinde Bağdat’ta ve İslam âleminde milyonlarca Müslüman hunharca katledilmiştir. Osmanlı hilafetinin ortadan kaldırılıp İslam topraklarının düşmanlar arasında taksim edilmesine ve laiklikle demokrasinin İslam âlemine hâkim olmasına sebep olanlar da İttihad ve Terakkici zındıklarla Kemalizm hareketini yönlendiren -özellikle de dönme Yahudilerden oluşan- zındıklardı. Bu son iki asırdaki acı olayların en önemli aktörleri arasında, taç giymemiş Arap kralı olarak anılacak kadar Araplar üzerinde etkin olan ve Arap isyanlarını organize etmekte ilk sırada bulunan İngiliz ajanı Lawrence gibi zındıklar yer almaktadır. Halen kimisi sarıklı kimisi de kravatlı pek çok zındıklar İslam âleminde dînî ve dünyevî makamlarda etkili bir şekilde ifsat faaliyetlerini yürütmektedirler. 

Fakihler, zındıklığın küfür olduğu konusunda ittifak etmişlerdir. Buna göre bir kimse Müslüman iken zındık olursa; yani küfrünü gizleyip İslâm’ı izhar etmeye başlarsa veya hiçbir dine bağlı olmayan bir hâle gelirse, o kimse kâfir sayılır. Ancak fakihler, onun tevbesinin istenip istenmeyeceği ve tevbe etmesi hâlinde kabul edilip edilmeyeceği konusunda ihtilaf etmişlerdir.

Hanefîler ve Mâlikîler şu iki durumu birbirinden ayırmışlardır:

a) Zındıklığı ortaya çıkmadan önce tevbe eden kimsenin durumu: Eğer bir kişi zındık olmuş, sonra Allah’a tevbe etmiş ve zındıklığından dönmüş; ayrıca henüz durumu bilinmeden önce tevbesini açıkça ilan etmişse, tevbesi kabul edilir ve öldürülmez. Bu, Mâlikî mezhebinin görüşü olup, Hanefîlerde de bir rivayettir. Nitekim “Dürrü’l-Muhtâr” sahibi, el-Hâniyye’den naklen şöyle demiştir: “Fetva; zındığın, yakalandıktan sonra da daha önce tevbe etmiş olduğu anlaşılırsa tevbesinin kabul edileceği yönündedir. Bu görüş Ebû Hanîfe’ye aittir.” Hanefîlerde ikinci bir görüş ise tevbesinin kabul edilmeyeceği ve öldürüleceği yönündedir.

b) Tevbe etmeden önce zındıklığı ortaya çıkan kimsenin durumu: Eğer tevbe etmeden önce zındıklığı ortaya çıkar ve hâkim önüne getirilirse, tevbesi kabul edilmez ve öldürülür. Onun zındık olduğunun bilinmesi ise şu yollarla olur: Kendisinin itiraf etmesi, bazı insanların şahitlik etmesi veya güvendiği bir kimseye durumunu gizlice anlatmış olması.

Tevbenin kabul edilip edilmemesi konusundaki ihtilaf, dünya hükmü bakımındandır. Kişi ile Allah Teâlâ arasına gelince, Allah katında tevbesinin kabul edileceği konusunda ihtilaf yoktur. Bu görüş Hanefî ve Mâlikî mezhebinin görüşüdür.

Şâfiîler ve Hanbelîler ise, zındığın yakalanmadan önce tevbe etmesi ile yakalandıktan sonra tevbe etmesi arasında bir fark gözetmemişlerdir. Şâfiî mezhebine göre tercih edilen görüş –ki Hanbelîlerde de bir rivayettir– zındığın tevbesinin kabul edilmesidir. İbn Kudâme şöyle demiştir: “el-Hirakî’nin sözünün mefhumu şudur: Zındık tevbe ederse tevbesi kabul edilir ve öldürülmez. Bu, Ahmed b. Hanbel’den nakledilen iki rivayetten biridir ve Ebû Bekir el-Hallâl da bunu tercih etmiştir. Bu görüş, İmam Ahmed’in mezhebine daha uygundur. Bu görüş ayrıca Hz. Ali ve İbn Mes‘ûd’dan da rivayet edilmiştir. Tevbesinin kabul edileceğine delil olarak Allah Teâlâ’nın şu sözü gösterilir: “Kâfir olanlara de ki: ‘Eğer vazgeçerlerse, geçmişte yaptıkları bağışlanır.’” (Enfâl, 38)  Yine Nebî sallallahu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmuştur: “Eğer bunu yaparlarsa, kanlarını ve mallarını benden korumuş olurlar; ancak İslâm’ın hakkı müstesnadır. Onların hesabı ise Allah’a aittir.”[2]

Hanbelîlerin râcih olan mezhebinde ve Şâfiîlerden bir görüşe göre ise zındığın tevbesi mutlak olarak kabul edilmez. Bunun delili olarak şu ayet zikredilir: “Ancak tevbe eden, durumunu düzelten ve bunu açıkça ortaya koyanlar müstesna…” (Bakara, 160)  Onlar ayrıca şöyle demektedirler: Korkudan dolayı tevbe etmek, zaten zındıklığın ta kendisidir. Bu yüzden onun tevbesinin samimiyeti açıkça ortaya çıkmaz. Çünkü o, zahirde İslâm’ı gösteren fakat gerçekte küfrü gizleyen bir kimseydi. Durumu ortaya çıkınca tevbe ederek İslâm’ı izhar etmesi, daha önce yaptığı şeyden artı bir durum değildir.[3]

Münâfıkların Vahîm Âkıbetleri:

Münâfık, sürekli çıkarını gözettiği için dünyada zilletin en alt tabakasında bulunduğu gibi; karaktersizliği ve sebep olduğu fesadın büyüklüğünden dolayı cehennemin de en alt tabakasında bulunacaktır.

Münâfık, dünyada şaşkındır. Sürekli tedirgin ve telaş içindedir. Nifakı ortaya çıkmasın diye devamlı hilekârlık ve hâinlik peşinde olup, durumunun farkına varılacak diye dâima korku içindedir. Nitekim onun bu hâlini, psikolojik durumunu ve ruh dünyasını en güzel ve çarpıcı şekilde beyân etmek üzere yüce Mevlâ şöyle buyurmaktadır:

“Onların misali, bir ateş yakan insan gibidir. Ateş tam etrafını aydınlattığında Allah ışıklarını yok eder de onları karanlıklar içinde, hiçbir şeyi görmez bir halde bırakıverir. Artık onlar sağırlardır, dilsizlerdir ve körlerdir; bu yüzden geri de dönemezler. Yahut onlar, karanlıklar içinde gökten boşanan gök gürültülü, şimşekli bir yağmura tutulmuş kimseler gibidirler. Yıldırımlar yüzünden ölümden korkarak parmaklarıyla kulaklarını tıkarlar. Hâlbuki Allah inkârcıları çepeçevre kuşatmıştır. Şimşek gözlerini kör edercesine çakar, onların çevresini aydınlatınca orada yürürler, karartınca da kalakalırlar. Allah dileseydi onların işitme ve görmelerini büsbütün giderirdi. Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.” (Bakara, 17-20)

 “Münafıklar, kalplerinde gizledikleri küfür, düşmanlık ve hileleri yüzlerine vuracak bir sûrenin tepelerine indirilmesinden çekiniyorlar, buna rağmen yine de alay ediyorlar. De ki: “Siz alay edin bakalım! Hiç şüphesiz Allah, bilinmesinden çekindiğiniz o şeyleri orta yere döküverecektir.” (Tevbe, 65)

“Onları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider. Konuşurlarsa sözlerine kulak verirsin. Onlar sanki elbise giydirilmiş kereste gibidirler. Her kuvvetli sesi kendi aleyhlerine sanırlar. Onlar düşmandır, onlardan sakın! Allah onları kahretsin! Nasıl da (haktan) çevriliyorlar!” (Münafikûn, 4)

“O gün münafık erkekler ve münafık kadınlar iman edenlere şöyle diyecekler: “Bizi bekleyin de yetişip nurunuzdan bir parça alalım.” Şöyle denecek: “Geriye dönün de başka bir nur arayın!” Ve hemen aralarına kapısı da olan bir duvar çekilir; duvarın iç tarafında rahmet, kendilerine bakan dış tarafında ise azap vardır. (Münafıklar) mü’minlere şöyle seslenirler: “Biz de (dünyada) sizinle beraber değil miydik?” (Mü’minler de) derler ki: “Evet, fakat siz kendinizi yaktınız. Başımıza musibetler gelmesini gözlediniz, şüphe ettiniz. Allah’ın emri gelinceye kadar kuruntular sizi aldattı. O çok aldatıcı (şeytan) Allah hakkında da sizi aldattı. Bugün artık ne sizden ne de açıkça inkâr edenlerden bir fidye kabul edilir. Varacağınız yer ateştir. Size yaraşan odur. Ne kötü bir gidiş!” (Hadîd, 13-15)

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de münafıkların hâlini şöyle beyan etmektedir:“Münafık, iki sürü arasında gidip gelen şaşkın koyun gibidir; bir o sürüye gider, bir bu sürüye!”[4]

Münafık, zelil bir kişiliğe sahip olup, en değersiz bir çıkarı için iblisin ayağına kapanır. Onun bu zillet hâlini ifade etmek üzere yüce Mevlâ şöyle buyurmaktadır: “Şöyle diyorlar: “Hele Medine’ye dönelim, o zaman güçlü olan zayıf olanı oradan çıkaracak!” Halbuki asıl güç ve izzet Allah’ındır, resulünündür, müminlerindir; fakat münafıklar bunu bilmezler!” (Münâfikûn, 8)

“İnsanlardan öyleleri de vardır ki, kendileri inanan kimseler olmadıkları hâlde: “Allah’a ve âhiret gününe îmân ettik” derler. Akıllarınca Allah’ı ve iman edenleri aldatmaya kalkışıyorlar; hâlbuki onlar farkında olmadan yalnızca kendilerini aldatmış oluyorlar. Onların kalblerinde bir hastalık vardır. Allah da onların hastalığını çoğaltmıştır. Söylemekte oldukları yalanlar sebebiyle de onlar için elîm bir azap vardır. Onlara “Yeryüzünde düzeni bozmayın” denildiğinde, “Hayır, biz yalnızca ıslah edenleriz” derler. İyi bilin ki, onlar bozguncuların ta kendileridir. Fakat farkında değillerdir. Onlara “Diğer insanlar gibi siz de iman edin” denildiğinde, “Akılsızların inandıkları gibi biz de inanalım mı?” derler. Biline ki, asıl akılsızlar onlardır, fakat bilmezler. İman edenlerle karşılaşınca “inandık” derler, şeytanlarıyla baş başa kaldıklarında ise “Biz sizinleyiz, biz yalnızca alay etmekteyiz” derler. Gerçekte Allah onlarla alay eder (alaylarından dolayı onları cezalandırır); azgınlıkları içinde bocalayıp dururlarken onlara mühlet verir. Doğruya karşılık sapkınlığı satın alanlar işte onlardır. Bu sebeple ticaretleri kâr etmemiş ve doğru yolu da bulamamışlardır.” (Bakara, 8-16)

Münafık dünyada bu hâl üzere iken ilâhî gazap birden onu yakalayarak dünya hayatını söndürüverir. Nitekim Abdullah b. Kâ’b’ın, babasından rivayet ettiğine göre, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Mümin, rüzgârın yatırıp kaldırdığı (ama zarar vermediği) yeşil ekin gibidir. Münafık ise dimdik iken, rüzgârın bir defada kökünden söküverdiği selvi ağacı gibidir.”[5]

Baş aşağı devrilip kabre gömülen münafık, toprak altında en şiddetli bir azaba maruz bırakılır. NitekimHz. Enes’in naklettiğine göre Nebiyy-i Ekrem Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Kul kabrine konulup, yakınları da arkalarını dönüp gidince -ki bu esnâda kabirdeki cenâze, dönüp giden insanların ayak seslerini işitir- yanına iki melek gelir. Onu oturtup: “Muhammed diye bilinen o zât hakkında ne diyordun?” diye sorarlar. Mü’min kimse bu soruya: “Şehâdet ederim ki o, Allah’ın kulu ve Rasûl’üdür!” diye cevap verir. Ona: “Cehennem’deki yerine bak! Allah orayı senin için Cennet’teki bir mekân ile değiştirdi” denilir. (Adam bakar ve) her ikisini de görür. Eğer ölen kâfir ve münâfık ise (meleklerin suâline): “Bilmiyorum. İnsanlar ne diyorsa ben de onlar gibi söylüyordum!” diyerek cevap verir. Kendisine: “Öğrenmedin, anlamadın, bir bilenin peşinden de gitmedin!” denilir. Sonra kulaklarının arasına demirden bir çekiç ile vurulur. Bu darbenin acısıyla öyle bir çığlık atar ki, sesini (insan ve cinlerden ibâret olan) iki âlem hâricinde, etrafındaki her şey işitir.”[6]

Kabirde bu şekilde azap gören münafık, kabirden haşir meydanına çıktığında daha korkunç bir durumla karşılaşır; kapkaranlıklar içerisinde kalırlar. Yüce Mevlâ şöyle buyurmaktadır: “O gün münafık erkekler ve münafık kadınlar iman edenlere şöyle diyecekler: “Bizi bekleyin de yetişip nurunuzdan bir parça alalım.” Şöyle denecek: “Geriye dönün de başka bir nur arayın!” Ve hemen aralarına kapısı da olan bir duvar çekilir; duvarın iç tarafında rahmet, kendilerine bakan dış tarafında ise azap vardır.” (Hadid, 13-14)

Allah Teâlâ, münafıkların haşir meydanındaki rezil rüsva hallerini beyan ederek şöyle buyurmaktadır:

“Allah’ın kendilerine kızdığı bir topluluğu dost edinenleri görmedin mi? Onlar ne sizdendirler ne de onlardan. Bile bile yalan üzere yemin ediyorlar. Allah onlar için şiddetli bir azap hazırlamıştır. Onların yaptıkları gerçekten ne kadar kötüdür! Yeminlerini bir kalkan edindiler de böylece Allah’ın yolundan alıkoydular. Artık onlar için aşağılayıcı bir azap vardır. Onların malları ve çocukları Allah katında onlara bir şey sağlamayacaktır. Onlar ateş halkıdır. Orada sürekli kalacaklardır. O gün Allah onların hepsini yeniden diriltecek, onlar da dünyada size yemin ettikleri gibi, O’na yemin edeceklerdir. Kendilerinin bir şey (hakikat) üzerinde olduklarını sanırlar. İyi bilin ki onlar gerçekten yalancıdırlar.  Şeytan onları kuşatmış ve kendilerine Allah’ı anmayı unutturmuştur. İşte onlar şeytanın taraftarlarıdırlar. İyi bilin ki şeytanın taraftarları, zarara (hüsrana) uğrayacakların ta kendileridirler. Şüphesiz Allah›a ve Peygamber›ine karşı gelenler (var ya), onlar en aşağılar arasındadırlar.” (Mücâdele, 14-20)

Haşir meydanındaki bu acı durumlarından sonra daha şiddetli bir hâle mâruz kalarak kâfirlerle birlikte sonsuza kadar kalmak Cehennemi boylayacaklardır. Aziz ve Celil olan Allah şöyle buyurmaktadır:

“Allah Kitap’ta size: “Eğer Allah’ın ayetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini duyarsanız, başka bir konuya dalmadıkları sürece yanlarında oturmayın; yoksa siz de onlar gibi olursunuz” diye indirdi. Şüphesiz Allah münafıkların ve kâfirlerin tümünü cehennemde bir araya getirecektir.” (Nisâ, 140)

Münafıkların hâli o kadar kötü olacaktır ki, Cehennemde kâfirlerden dahi daha alt tabakada olacaklardır. İntikam sahibi olan Aziz Allah şöyle buyurmaktadır:

“Şüphe yok ki münafıklar cehennemin en alt katındadırlar; artık onlara asla bir yardımcı bulamazsın.” (Nisâ, 145)

Son olarak Hz. Peygamber’in duâsıyla duâ ederek bu konuyu noktalayalım: Ebû Hureyre, Allah Rasûlü’nün şöyle dua ettiğini söylemektedir: “Allah”ım! Bozgunculuktan, münafıklıktan ve kötü ahlâktan sana sığınırım.”[7]


[1]. Ahmed b. Hanbel, Müsned: 1/22. 

[2]. Buhârî, Müslim.

[3]. Konunun kaynakları için bkz: el-Mevsûatü’l-Fıkhiyye: 24/48-50.

[4]. Müslim, Sıfâtü’l-münâfıkîn: 17.

[5]. Buhârî, Merdâ: 1.

[6]. Buhârî, Cenâiz, 68, 87; Müslim, Cennet, 70; Ebû Dâvûd, Cenâiz, 78; Nesâi, Cenâiz, 110; Tirmizî, Cenâiz, 70.

[7]. Ebû Dâvûd, Vitr: 32; Nesâî, İstiâze: 21.