Türkiyeli Şehidler – Cihan Malay / 2026 Mart / 160. Sayı

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Kim Allah’ın dini daha yüce olsun diye savaşırsa, sadece o Allah yolundadır”buyurdu.[1]

Şehitler, “bu din yüce olsun” diye canlarını ortaya koydular. Tertemiz kanları toprağa bu söz için döküldü. Bedenlerini, canlarını bu söz için feda ettiler. Geride kalanlara “şehadeti miras bırakan” öncüler olarak, özlem duydukları Rablerine kavuştular.

Şehadeti bir muştu, “en sevgiliye kavuşturacak yol” olarak gördüler. Bu sevgi ile yaşadıklarından, şehadeti de sevinçle karşıladılar.

Diri olan kalpleriyle, adeta ölülere dönmüş kalplerimizi diriltecek mesajı verdiler: “O’nun uğrunda ölmek, en yüce dava uğrunda.”

Hayatı

Fehmeddin Dindar, 1983 yılında Bitlis Tatvan’da dünyaya geldi. Henüz küçük yaşta babasının vefatından dolayı yetim bir çocuk olarak büyüdü. Sonrasında ailesiyle İstanbul’a taşındı.

Allah ona, çok küçük denecek yaşlarda, 12 yaşında İslami çalışmalar içerisinde bulunma lütfunda bulundu. Bu sebeple de İslam’dan uzak bir yaşantı içerisinde bulunmadan onu korumuş oldu.

Bir yandan ailesinin rızkını temin etmek için çalışırken, diğer yandan da işten kalan vakitlerinde kitaplar okuyarak ilmini geliştirmeye gayret etti.

İş ile beraber ilmini geliştirmesinin zorluğunun bilincinde olan Fehmeddin, kendisini tamamen ilme verebileceği bir İslami eğitim almaya karar verdi. Bunun için başvurduğu yerde en başta olumsuz cevap verilir. Bu duruma üzüldüğünü gören bir büyüğü ona, “Sen Allah’a tevekkül et, Allah azze ve celle senin yolunu açacaktır.” der. O gece teheccüde kalkar ve ilim öğrenmede isteğini âlemlerin Rabbine dua ederek sunar ve buna hüngür hüngür ağlayarak gözyaşını da ekler. Sabah olduğunda sebebini bilmediği şekilde eğitim için başvurduğu yerden olumlu cevap ile geri dönüş yapılır. Böylece ihlas ile gece vakti yapılan dua kabul görür ve ilmi tahsiline başlar.

Allah’ın sevdiği bir kul olma yolunda ilim-ihlas-ahlak birlikteliğine inanan yapısı sayesinde, Allah onu diğer insanlar üzerinde etki bırakan bir şahsiyete döndürür. Zira onun konuştuğu insanlar üzerindeki tesirine birçok insan şahit olmuştur.

Şöyle diyordu: “İnsanlar ikiye ayrılır: Müslümanlar ve diğerleri, kâfirler.

Müslümanlar da ikiye ayrılır: Şuurlu Müslümanlar, şuursuz Müslümanlar.

Şuurlu Müslümanlar da ikiye ayrılır: Dava adamı olan şuurlu Müslümanlar, dava adamı olmayan şuurlu Müslümanlar.”

Onun dava adamı olan şuurlu bir Müslüman olma gayretine de birçok insan şahit olmuştur.

Eğitiminden aldığı ilmi birikimine kattığı ihlası, onun sohbetlerine de yansımış, sohbetleri insanların etkilendiği bir havada olmuştur. Vefatından sonra dahi, onu görmeyen insanlar tarafından sohbetlerinin etkileyiciliği anlatılır olmuştur.

Onun için şöyle diyenler olmuştur: “O konuştuğunda içten samimi konuşur, bu samimiyeti sözlerine ve yüzüne yansır. Bazı zamanlar anlattıklarının etkisiyle hüzünlenir, gözleri yaşarır. Orada bulunanlar da bu durumdan etkilenerek gözleri yaşarır.”

Allah’ın sevdiği kul olma gayretindeki samimiyeti, onu –inşallah- şu hadise mazhar kılmıştı:

Ebu Hureyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

Allah Teâlâ bir kulu sevdiği zaman Cebrâil’e: “Allah filanı seviyor, onu sen de sev!” diye emreder. Cebrâil de o kulu sever, sonra gök halkına: “Allah filanı gerçekten seviyor; onu siz de seviniz!” diye hitâbeder. Göktekiler de o kimseyi severler. Sonra da yeryüzündekilerin gönlünde o kimseye karşı bir sevgi uyanır.”[2]

Onun uzak ve yakındaki Müslüman kardeşlerini ziyaret etmedeki gayretine onu tanıyanlar şahitlik etmektedir. Yeni tanışmış dahi olsa, yukarıdaki hadisin bereketiyle karşısındakiyle konuşmaları, sözleri o kimsede etki bırakabiliyordu.

Fehmeddin Hoca bir gün okuduğu bir kıssadan çok etkilenir ve onu çevirmek ister. Çevirdikten sonra da önüne ve arkasına başka yaşanmış kıssalar ekleyerek bir kitapçık haline getirir. Çevirdiği kıssa “Ebu Kudame” kıssası olarak bilinen kıssadır. Kitabın ismini de “Şehid oğlu Şehid” koyar.

Yaptığı konuşmaların birinde şu şiir mısrasını söyler:

O mücahidin direnişçi ruhu, o aziz ruhu şehadeti temenni etti.

Şehit, şehit olarak gittiğinden bize veda etmesi gerekmez.”

Ardından açıklamaya devam eder:

“Zulme boyun eğmeyen ve razı olmayan direnişçi ruhu, şehadeti temenni etti.

Zaten aziz ve özgür olan her insanın arzusu ölüme kavuşmaktır. Zelil bir hayat yaşamaktansa ölüme kavuşmaktır.

Bizim ona veda etmemiz gerekir. O hayata gidiyor, biz ölümde kalmışız. O yaşıyor, ebedi bir hayata gidiyor.

Biz acaba bu dünyada irtidada mı maruz düşeceğiz, nifaka mı maruz kalacağız, fitneye mi düşecek miyiz?

Âhir akibetimiz hayır olacak mı olmayacak mı şüpheleri içerisindeyiz?

İmanımızı kurtaracak mıyız kurtaramayacak mıyız belli değil?

Cennete girecek miyiz giremeyecek miyiz belli değil?  Böyle tehlikeli bir zeminde bulunuyoruz. Bu durumdayken acaba şehidin mi bize veda etmesi lazım, sanki uzak bir yere gidiyormuş gibi? Bizim mi şehide veda etmemiz lazım?

Şehidin bize veda etmesi gerekmez, bizim şehide veda etmemiz gerekir. Sen vatanına gidiyorsun, biz hala gurbetteyiz.

Seyyid Kutub şöyle diyor:

“Ey kardeşim eğer bana gözyaşı dökecek olursanız,

Döktüğün gözyaşıyla da mezarımı ıslatacak olursan,

Benim sana vasiyetim, nasihatim şudur ki,

Benim çürümüş kemiklerimi mezarımdan çıkar,

Onları meşale olarak yak, bizden sonraki neslin yolunu aydınlat,

Ve bizim kadim hedefimize doğru yürüyüp git.”

Bizim kendimize ağlamamız gerekir, acaba onların ulaştığı mertebeye ulaşacak mıyız?

Bize düşen, şehitlerden sonra onların sancağı getirdiği yerden hemen sancağı kapıp onların gittiği yolda devam etmektir. Ağlamak değildir.”

Şehadetin böyle yüce bir mertebe olduğuna samimi olarak inanan, o şehitlerin yolunda düğüne gider gibi gider. Nitekim Fehmeddin için de öyle oldu.

Bir gün ona, cihad ve şehadetten sorulduğunda şöyle cevap verdi: “Sen hiç âşık oldun mu, eğer olmamışsan ne kadar anlatsam da anlamazsın.”

Kalbindeki şehadet arzusuna erişebilmek için Afganistan’a doğru yola çıkmak istedi. Ona “senin burada kalıp davet çalışması yapman gerekiyor” denildiyse de o bu sözlere kulak asmadı. Daha önce yaptığı gibi İslami davete devam etmesini söyleyenlerin bu isteğine rağmen şehadet yolunun yolcusu olmayı seçti.

Bir sözde denildiği gibi, “Aşk ehlini akıl anlamaz.”

Nebevî davet metodu olarak aktarılan, “davet-hicret-cihad” kısmının hicret ve cihad kısmını gerçekleştirmek için Afganistan’a gitti.

2012 yılının mart ayının 9. günü 29 yaşında Afganistan’da ABD’nin insansız hava aracından attığı bombalarla cesedi paramparça olarak şehid oldu. Böylece âşık olduğu şehadet arzusuna da erişmiş oldu.

“Mü’minlerden, Allah’a verdiği söze sâdık kalan adamlar da vardır. Onlardan kimi sözünü yerine getirip O’nun yolunda can vermiş, kimi de sırasını beklemektedir. Onlar, verdikleri sözü hiçbir şekilde değiştirmemişlerdir.” (Ahzâb, 23)

O da sözünde duranlardan olarak Rabbine kavuştu.

Yarına Ne Hazırladınız[3] – Akrabalarıma Açık Bir Mektubumdur?-

Ne İstiyorum…?

Ey akrabalarım ve ey büyüklerim!

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki: “Sizden hiçbiriniz kendisi için istediğini kardeşi için de istemedikçe iman etmiş olamaz.”[4]

Peki, insan kendisi için ne ister? Sadece mal, mülk, makam ve mevki mi? Yoksa hem dünyanın hem de ahiretin güzelliğini mi? Elbette akıllı ve insaflı her insan hem dünyanın hem de ahiretin güzelliğini ister. Allah’ın kendisinden razı olmasını ister. Sırattan geçmeyi ister. Cennete girmeyi ister. Peygamberlere, salihlere, sıddıklara ve şehidlere komşu olmayı ister.

Peki, tüm bu güzel şeyleri sadece kendisi için isteyen insan bencil değil midir? Elbette ki bencildir. İşte ben sizin kardeşiniz olarak kendim için istediğimi sizin için de istiyor ve bu satırları kaleme alıyorum. Elbette ki bu satırların miktarı az ama değeri çoktur. Ayrıca düşünen ve aklını kullanabilen herkes için yeterli ibretler ve öğütlerle doludur. Allah hepimize halis niyet ve salih amel nasip etsin.

Hiç insan kendisi cennete, akrabaları cehenneme gitsin ister mi? Kendi mizanı ağır, akrabalarının mizanı hafif olsun ister mi? Kendi günahları affedilirken ana-babası ve akrabaları cezalandırılsın ister mi? Elbette hiçbir akıllı insan bunu istemez. Bunun için ben isterim ki Allah hem benim hem de sizin günahlarınızı bağışlasın. Hem beni hem de sizi cennete koysun. Hem benden hem de sizden razı olsun. İşte bunun için bu kısa mektubu yazıyorum.

Niçin Yaratıldık?

Ey büyüklerim ve ey kardeşlerim!

Biraz durun. Şu sonu gelmez işlerinize biraz ara verin ve düşünün. Acaba biz dünyaya niye geldik? Bizi buraya kim gönderdi? Gönderen bu zat bizden ne istiyor? Bundan sonra nereye gideceğiz?

Buraya sadece yemek, içmek ve ihtiyaçlarımızı gidermek için mi geldik? Eğer böyle ise bizim hayvanlardan ne farkımız kalır? Çünkü onlar da yiyor, içiyor ve ihtiyaçlarını gideriyor. Bizimle onlar arasında sizce de bir fark olmalı değil mi?

Peki, acaba sadece mal mülk biriktirmek için mi dünyaya geldik? Ama durun bir dakika! Sizden önce o kadar mal biriktiren, paraları kasalara dolduran dedelerimiz bütün o malı ve mülkü terk edip gitmediler mi? Hatta ve hatta bütün dünyaya mâlik ve sahip olan Sultan Süleyman aleyhisselam vb. nice insanlar bu dünyayı terk edip gitmedi mi?

Şair ne de güzel söylemiş:

“Dünyasına dünyasına

Aldanma dünyasına

Dünya benim diyenin

Dün gittik dün yasına.”

Şu evrende tam 400.000 çeşit canlı var ve en üstünü insandır. Yani en şereflisi, en değerlisi ve en kıymetlisi insandır. Peki, hiç düşündünüz mü? Allah bize bu kadar şerefi niye verdi? Bu kadar canlıdan niye üstün tuttu ve bizi onlara efendi kıldı?

Ey insanlar! Şimdi yukarıda sorduğumuz bütün bu sorulara bakın Allah Teâlâ nasıl cevap veriyor. Bizi yaratan, dünyaya gönderen, bizi en şerefli varlık yapan Allah bakın ne buyuruyor: “Ben insanları ve cinleri yalnızca bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zariat, 56) Yani Allah Teâlâ bizi kendisini tanıyalım, ona ibadet edelim, ona kullukta bulunalım, hiçbir şeyi ona ortak koşmayalım, onu her şeyimizden çok sevelim diye yaratmıştır. Zaten bu kadar şerefli ve kıymetli olan insana da bundan başkası yaraşmazdı.

Şunu da kesinlikle bilmeliyiz ki ibadet sadece namaz, oruç, hac ve zekâttan ibaret değildir. Aksine ibadet beşikten mezara bütün hayatımızı içine alan büyük bir mefhum ve muazzam bir olgudur. Yani hayatı A’dan Z’ye ihata eden ve hiçbir gediğe mahal vermeyen bir olgu. Allah Teâlâ buyuruyor ki: “De ki: Benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin rabbi olan Allah içindir.” (Enam, 162)

Peki bu ne anlama gelir? Yani ben Allah için namaz kılar ve bütün ibadetlerimi onun için yaparım. Onun için yaşar, ticaret yapar, çalışır, kazanır, evlenir, ev alır, çocuk sahibi olur, iş sahibi olur, yerim ve içerim. Nihayet onun için ölürüm. Onun istediği gibi yani. Söyler misiniz Allah’ın istediği gibi yaşamayan biri onun istediği gibi nasıl ölsün?

Bakın başka bir yerde Allah Teâlâ ne buyuruyor: “Ey insan! seni kerim olan Rabbine karşı aldatan nedir? Ki O seni yarattı sana intizamlı bir şekil verdi ve seni tastamam bir surette yarattı.”(İnfitar, 6-8)

Evet ey insanlar! Sizi kerim, latif, habir, aziz ve hâkim olan rabbinize karşı ne aldattı? Onun sizi yarattığını, sizi yetiştirip büyüttüğünü unuttunuz mu? Eğer anne-babamızın kalbine şefkat ve merhamet yerleştirmeseydi biz bebekliğimizde ne yapardık? Kimsesiz kaç dakika yaşardık?

Peki, bu nimetlere rağmen bizi aldatan nedir? Allah’ın affedici olması mı bizi aldatıyor? Yoksa kalbimizin temiz olması mı? Yoksa “ileride düzeliriz, acele etmeye gerek yok” mu diyoruz? Allah için söyleyin bu sözlerin hangisi insafa sığar? Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bu sebeplerden herhangi birine sığınıp bir gün olsun ibadeti terk etti mi? Yoksa sizin kalbiniz -hâşâ- onun kalbinden daha mı temiz? Ya da birileri size ne zaman öleceğinizi mi söyledi de erteleyip duruyorsunuz? Allah Teâlâ buyurdu ki: “Ey insanlar Rabbinizden korkun. Ne babanın evlada ne de evladın babasına hiçbir yardımda bulunamayacağı günden sakının. Şüphesiz ki, Allah’ın vaadi haktır. Dünya hayatı sakın sizi aldatmasın. O aldatıcı (şeytan) Allah’ın affına güvendirerek sakın sizi aldatmasın.” (Lokman, 33)

Nereye Bu Gidiş?

Ey ağabeylerim ve kardeşlerim!

Dünya gittikçe sona yaklaşıyor. Hayat tükeniyor, bedenlerimiz yorulmaya ve yaşlanmaya başladı. Nice sevdiklerimiz dünyayı terk edip gitti. Sürekli bir değişim, devamlı bir gelişim içerisindeyiz. Bakın Allah Teâlâ ne buyuruyor: “Ey iman edenler! Allah’tan korkun. Herkes yarına ne hazırladığına bir baksın. Allah’tan korkun. Şüphesiz ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (Haşr, 18)

Siz yarına ne hazırlıyorsunuz? Biraz daha para, biraz daha servet, biraz daha dünya malı ve daha fazla sıkıntı ve dert mi? Yoksa takva, iman, ihlâs, ibadet ve salih amel mi?

Ebu Hazim isimli büyük tabiin âlimi Allah ona rahmet etsin demiştir ki: “Siz dünyayı imar ettiniz; ahireti ise harap ettiniz. Bunun için de imar ettiğiniz yeri terk edip harap ettiğiniz yere gitmek istemiyorsunuz.” Ne kadar da doğru ve güzel bir söz… Gerçekten insanlar dünyayı sürekli imar ediyor, inşa ediyor ve onarıyor da ahirete yönelik bir çalışma yapmıyor. Ya da çalışma zannettiği şeyler çok yetersiz ve cılız kalıyor. Böyle olunca da haliyle insan ölmek istemiyor. Öte yandan dünyayı da çok seviyor. Çünkü öldüğünde gideceği yeri kendisi harap etmiş. Allah bize basiret versin. Size Peygamber Efendimizin sallallahu aleyhi ve sellem bir hadisini de hatırlatmak isterim. Bakın ne buyuruyor Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem: “Akıllı kimse nefsini hesaba çekip ölümden sonrası için hazırlık yapandır. Ahmak kimse ise nefsini hevasının peşine takıp sonra da Allah’tan temennilerde bulunandır.”

Şimdi bakın bakalım siz hangi durumdasınız? Akıllı mı? Yoksa aciz ve ahmak mı?

Şimdi bir işçi düşünün her gün işe saatinde geliyor, bütün görevlerini eksiksiz yerine getiriyor, işine emek veriyor, terliyor, çaba sarf ediyor ve en iyi şekilde çalışıp gününü tamamlıyor. Diğer bir işçi ise ne saatinde geliyor ne işine gereken özeni gösteriyor ne de görevlerini ifa ediyor. Aksine uyukluyor, vaktini boş konuşmalarla geçiriyor ve kendisinden istenilen hemen hemen hiçbir şeyi yapmıyor. Şimdi siz iş sahibi olsanız ikisine de aynı davranır mısınız? İkisine de aynı maaşı verir misiniz? Yoksa birinci işçiyi mükâfatlandırıp diğerini işten mi atarsınız?

Biz aciz insan olduğumuz halde bu ikisini eşit görmüyorsak Aziz ve Hâkim olan Allah hiç kendisine ibadet edenle etmeyeni, ahirete hazırlananla hazırlanmayanı, kendisine itaat edenle etmeyeni ve nihayet kendisinin yolunda cihad edenle etmeyeni bir tutar mı?
Hem her istediğinizi yapın, hayatınızı dedikodu ile geçirin, birbirinizin kuyusunu kazın, birbirinizin yüzüne başka, arkasından başka konuşun ve hem de bütün bunlarla beraber sizi yaratan, var eden ve dünyaya gönderen rabbinizin hiçbir dediğini yapmayın. Sonrada kalkıp Allah’tan günahlarınızın bağışlanmasını ve yüce cennetlerini isteyin. Heyhat ki ne heyhat. Ne tuhaf bir davranış ve ne garib bir istek…

Son Olarak…

Ey akrabalarım ve ey yakınlarım!

Artık aklımızı başımıza almanın, kendimizi toparlamanın, kıyamet gününe hazırlanmanın, günahlarımız için af dilemenin, Allah’a itaate yönelmenin, ona kulluk etmenin ve yalnızca ona boyun eğmenin zamanı gelmiş ve geçmek üzeredir.

Tekrar ederek söylüyorum ki bunlardan tek maksadım sizlerin iyiliği, dünya ve ahiret saadetinizdir. Bana düşen uyarmak ve öğüt vermektir. Kıyamet günü bu satırlar bana da size de şahidlik edecektir. Ya lehimize ya aleyhimize…

Allah sizin ve bizim niyetlerimizi halis, amellerimizi salih kılsın. Allah size ve bana cennete girmeyi, bundan önce cennete girmeyi hak edecek ameller işlemeyi nasib etsin. Hayatımızı onun şeriatına göre yaşamayı nasip etsin. Onun yüce şeriatını yeryüzüne hâkim kılsın.

Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi tüm Müslümanların üzerine olsun…

Ardından Yazılan Şiir

Fehmeddin Hocam

Durun size bir mümini anlatayım mı?

Şu an şehit olmuş kardeşim benim canım

Bilmem nasıl anlatayım dilim varmıyor.

O benim canım kardeşim, Fehmeddin hocam

İsmin anıldığında ne güzel mümindin

Hiç çekinmeden Allah’a canını verdin

Duygusallığınla kalbimizi fethettin

O benim canım kardeşim, Fehmeddin hocam

(Muhammed Kasım)


[1]. Buhârî, “Cihad”, 15; Müslim, “İmâre”, 149-151. Ayrıca bk. Buhârî, “İlim”, 45, “Humus”, 10, Tevhid 28; Ebu Dâvud, “Cihad”, 24; Tirmizî, “Fezâilü’l-cihâd”, 16; Nesâî, “Cihad”, 21; İbn Mâce, “Cihad”, 13.

[2]. Buhârî, “Bedü’l-halk”, 6, “Edeb”, 41, “Tevhid”, 33; Müslim, “Birr”, 157. Ayrıca bk. Tirmizî, “Tefsîru sûre”, (19),7.

[3]. Fehmeddin Dindar, Yarına Ne hazırladınız?, Nebevî Hayat Dergisi, Yıl:1, Sayı:3 (Şubat 2013), s.35-37.

[4]. Buhari ve Müslim.