Türkiyeli Şehidler – Cihan Malay / 2026 Haziran / 163. Sayı

Hz. Ömer radıyallahu anh, “Allah’ım, beni yolunda şehit olmak ve Rasûlü’nün beldesinde ölmekle bahtiyar kıl!” diye temennîde bulunurdu.[1]

Kızı Hafsa vâlidemiz der ki: “Babamın bu duâsını duyunca şaşırdım ve:

– ‘Bu nasıl olacak? (Hem Medine’de ölmek hem de şehit olmak istiyorsun!)’ dedim.

– ‘Allah isterse bunu gerçekleştirir.’ dedi.”

Hz. Ömer radıyallahu anh (Medine’de bir sabah namazı sırası hançerlenerek aldığı yaralanma sonra) şehit edilinceye kadar insanların bu husustaki şaşkınlığı devam etmiş ve bunun nasıl tahakkuk edeceğini merâk edip durmuşlardır.[2]

Şehadeti arzulayanın, bu hususta samimi olanın duasına Rabbimiz nasıl da icabet ediyor değil mi? Erdoğan Tuna da şehadeti arzulayınca, şehadet onu kendi ülkesinde buldu.

Edirne… İstanbul’dan önce Osmanlı’ya 88 yıl başkent olan bu şehir, Osmanlı İslam ordularının Balkanlara yaptığı fetihlerin en önemli merkezi olmuştur. Bu şehirden nice kimseler, cihad için çıkmış da kimi şehit olarak Rabbine varmış kimi gazi olarak dönebilmiş, kimi de İslam’ın gür sesini diyardan diyara ulaştırmak için ömür sarf etmiştir.

Şehitleri bağrında barındıran Edirne, yine bir şehide şahitlik etti. Erdoğan Tuna.

Hayatı

Erdoğan Tuna, 1956 yılında Gümüşhane’nin Şiran ilçesinin Telme köyünde dünyaya geldi. İslami bir ailede büyüyen Erdoğan’ın ailesi, oğlunun İslami bir bilince sahip olmasını çok arzuluyordu. Allah bu ailenin samimi arzusunu kabul etmiş, onu henüz küçük yaşta İslami bir bilince sahip bir çocuk kılmıştı.

Babası Hasan Tuna, oğlunun daha ilkokul yıllarında bile ibadetlerini aksatmadığını, günlük işlerde çok gayretli ve becerikli olduğunu ifade ediyordu.

Şehidimiz kendi isteği doğrultusunda Gümüşhane İmam Hatip Okulu’na kaydolur. Sonrasında girdiği bölge yatılı imtihanını başarıyla kazanarak, Trabzon İmam-Hatip Lisesi’ne geçer. Babası zaman zaman Trabzon’a oğlunu ziyarete gider. Bu ziyaretlerinde dikkatini çeken şey; oğlunun sürekli olarak ve çok okumasıdır.Şehadetin sonra evini ziyaret edenlere babası, oğluna olan sevgisinden odasını, eşyalarının yerlerini ve kütüphanesini dahi değiştirmediğini söylüyor. Kütüphanesinde o yıllardaki yayınlanmış olan tercüme ve telif, Müslüman gencin okuması gereken tüm kitapların bulunması gözlerinden kaçmaz.

Çocukluk yıllarındaki arkadaşı ve sonrasında köylerinin İmam Hatip’liğini yapan Zarif Hoca, “Erdoğan, çocukluk yıllarında çok gayretli, cesaretli, ibadetlerini hiç aksatmayan, tatil dönemlerinde köyüne geldiğinde tebliğ faaliyetlerinde bulunan ve çok kitap okuyan bir genç” olduğunu söyler.

Erdoğan, Trabzon İmam Hatip Lisesi’ni bitirdikten sonra Tekirdağ’ın Muratlı Kazası’na imam olarak atanır. Üniversiteyi kazanınca da şehit edileceği yer olan Edirne’ye imam olarak atanır.

İmamlık vazifesini yerine getirdiği sırada, Müslüman bilince sahip kimselerin oluşması için çok çaba sarfetmiş, insanların içinde bulunduğu halin hiç de iyi olmaması, onu yapması gereken İslam daveti görevinden vazgeçirmemiştir. Toplumun hali kendisini üzüyor ancak onu daha da üzen şey, Müslümanların üzerine düşen görevlerini yerine getirmekten geri durmasıydı. 1 Ocak 1977 tarihinde şu sözleri yazıyordu:   

“Bir Müslüman dertsizmiş gibi gezemez, dolaşamaz, yaşayamaz. Müslüman, ne zamanki kendi düzeninde yaşar, o zaman rahat olarak uyuma zamanı gelmiştir. Bu bozuk düzenin kahredici illetleri dururken, Müslümanın gülmeye vakti asla olamaz! Müslüman çilelidir, Müslüman çilekârdır, dertlidir o… Çünkü, yuvasını uğursuz baykuşlar sarmıştır…”

Edirne, İslam’ın yıkılmaz kalelerinden bir kaleydi ve onun da dediği gibi bu yuvayı “uğursuz baykuşlar” sarmış, toplum ile İslam arasında bulunan bu engelin kalkması için çok çaba sarf edilmelidir.

O, Edirne Meslek Yüksek Okulu’nu okuduğu sırada üniversitede Müslüman bir gençliğin inşası için gayret ediyordu. Onun gece-gündüz İslam davasına gayretli oluşuna, yakın arkadaşları ve tanıyanları şahitlik etmektedir. Yine onun üzerine düşenden daha fazla gayret gösterdiğini söylemektedirler.

Kim neyi dert edinirse, o derdi ile bir ömür yaşar.

Arzusu âhiret olanın, sonu Cennet olur. Erdoğan’ın arzusu da sonu Cennet olacak bir âhireti hem kendi kazanmak hem de insanlara kazandırmak olunca, Allah onu Cennetine –inşallah- şehadet ile alacaktı.

Bir akrabası; imamlık yaptığı dönemlerde kendisine yazdığı mektuplarda sürekli olarak “Söylemlerden çok, canını ortaya koymak gerekliliğini; Allah yolunda canların feda edilerek, toprağa dökülen kanlarımızla bu dava yükselecek” diye yazdığını ağlayarak anlatıyordu.

Kendisi de şehadetin önce şu satırları yazmıştı:

“Müslüman kafese konmuş, Müslümanlık göklere kaldırılmış. Kafesteki Müslüman o dar yerden kurtulup davasını ve nizamını hayata hâkim kılmak, yeryüzünde Allah Teala’nın halifesi olduğunu ilan edinceye kadar mücadelesini sürdürecektir. Gerekli mücadeleyi elinin yettiği yerde eliyle, dilinin yettiği yerde diliyle, ona da imkân bulamadığı zaman kalbiyle yapar. Bunun kolay olmadığını bilir. Fakat bunun için de bütün fedakârlığı göze almaktan kaçınmaz. Bugüne kadar zaten hep böyle olmuştur.

Artık Müslüman vakit kaybetmeye asla tahammül edemez. Hedefine ulaşmazsa, gözüne rahat uyku girmez.”

Edirneli gençlere Kur’an eğitimi vermeye başlamış ve bunun için elinden geleni yapmaya gayret gösteriyordu ki 23 Aralık Cuma günü beraberinde 3 arkadaşıyla akşam namazından dönen Erdoğan Tuna’nın önüne 50-60 kişilik ırkçı grup çıktı.

Daha öncesinde İslam’ın gür sesini kısmaya çalışan bu kimselerin tehditlerine aldırmamıştı. Kötü niyetlerini gerçekleştirmek için kalabalık halde saldırdılar. Niyetleri, bu sefer ondan kurtulmaktı. Saldırılarına karşılık vermeye çalışsa da tam 14 yerinden onu bıçaklarlar. Hastaneye kaldırılır ancak aşırı kanaması vardır. Kan bulunması için duyurular yapılır. Metin Yüksel’e (şehadeti:1979) haber ulaştığında o da kan vermek için Edirne’ye gitmeye karar verir. Ancak kan bulunmaya çalışılsa da kısa bir süre sonra kan kaybından hastanede şehit olur.

Erdoğan’ın İslam davası için sürdüğü hayatı, 29 Aralık 1977 günü şehadetle taçlandı. Selimiye’de Diyarbakır’dan, Konya’dan ve diğer yerlerden arabalar ile gelen kalabalık bir Müslüman kitle tarafından kılınan öğle namazını müteakib eda edilen cenaze namazından sonra köyünde defnedildi.

O gece Metin ve bir kaç arkadaşı Edinekapı-Fatih-Beyazıt-Sultan Ahmet-Gülhane-Sirkeci güzergâhında slogan yazmaya müsait olan tüm yerlere “Şehidler Ölmez”, “Erdoğan Tuna’yı Şehid Edenler Onun Kanında Boğulacaklardır” vb. yazıldı.

“Edirne’de Ülkücüler tarafından öldürülen Erdoğan Tuna ve Kartaľda Komünistler tarafından katledilen Nazım Durmuş için dün İstanbul’da Müslüman gençler tarafından protesto yürüyüşü yapıldı.

Akıncılar Teşkilatı’nın düzenlediği yürüyüşe, onbinlerce Müslüman genç katıldı…. Yürüyüş, Saraçhane’den başladı… Müslüman gençliğin bu sessiz yürüyüşü sonuna kadar sürdü… Fakat bu sessizlik, bir suskunluğu, bir kabul etmişliği ifade değil; bir başlangıcı, yumruğun sıkılışını gösteriyordu… Sıkılan yumruklar, demir bir el gibiydi. Onbinler, Saraçhane’den Aksaray’a, oradan Beyazıt’a, Sultanahmet yoluyla da Sirkeci’ye bir sel gibi aktı… Önüne geleni yıkacak, devirecek ve yok edecek bir akıştı görülen…

Sirkeci’ye inen mahşeri kalabalık, buradan araba vapurları ile Harem’e ve Harem’den Haydarpaşa’ya yürüdüler. Buradan da trenlere binerek, Kartaľa ulaştılar. Kardeşleri Nazım Durmuş’a son görevlerini camide ifa ederek, Soğanlı Mezarlığı’na defnettikten sonra; başladıkları gibi, sessizce dağıldılar.

Aynı yürüyüş, yine binlerce gencin katılımıyla, Edirne’de yapıldı ve yine sessizce, bir olay çıkarmadan dağıldı.

Kavga, bu iki Müslüman gencin katledilmesiyle durmayacak, hatta daha da hızlanacaktı… Saldırı, sadece Nazım Durmuş’a, Erdoğan Tuna’ya değildi. Öldürülen, belki Durmuştu, Tuna idi fakat asıl öldürülmek istenen Dumuşlardı, Tunalardı. Kısacası, Müslüman gençlikti hedef alınan.”[3]

“Erdoğan Tuna… Nazım Durmuş… Bahri Kılıç… Ardarda verilen “İslamcı” kesimin üç şehidi. Lafta değil, gerçek şehit bunlar…

Erdoğan, Nazım ve Bahri.. Gerçek şehitler görüyoruz. Çünkü Allah için çalışmış, Allah için didinmiş, Allah rızasından başka hiç bir hesaba girmemiş, Allah’ın gösterdiği dışında hiç bir gayenin peşine düşmemiş yiğitler üçü de…”[4]

Metin Yüksel, Erdoğan Tuna ile ilgili olarak o günlerde yazılan şu marşı çok sever ve sürekli olarak okurdu. Hatta sesi güzel olan her arkadaşa bunu ezberletmek için uğraşırdı:

“Şehid Erdoğan vurulmuş alnından, bre canan yerde yatıyor.

İslam davasında bre canan binler doğuyor.

Yiğit Erdoğanım bre canan yerde yatıyor.

İslam Davasında bre canan binler doğuyor.

Şehid Erdoğanım bre canan yerde yatıyor.

İslam Davasında bre canan binler doğuyor.

Irkçı faşist vurmuş, bre kahbe durmaz kaçıyor…”

Kadir Mısıroğlu, Erdoğan Tuna ve Metin Yüksel’in şehit edilişinin ardından Sebil Dergisi’nde şöyle bir açıklama yapar:

“Emperyalizmin faşist uzantısı olan ırkçı münafıklar, daha dün Edirne’de şehit ettikleri Erdoğan Tuna kardeşimizin kanı kurumadan, bugün de Metin Yüksel’imizi şehit ettiler. Faşistlerin safında olup da hala uyanamamış Müslümanlara sesleniyoruz: ‘Geriye dönüşü mümkün olmayan noktaya varmadan Müslümanların saflarında yerinizi alınız!’”

————————

Kaynaklar

Mehmet Ali Tekin, Şehidlerimiz, c.1, Eylül-1999, s.153.


[1]. Buhârî, “Fedâilü’l-Medîne”, 12.

[2]. İbn-i Hacer, Fethu’l-Bârî, IV, 101.

[3]. Müslüman Gençliğe Yapılan Saldınlar Protesto Edildi, Milli Gazete, 30 Aralık 1977, Sayfa:1.

[4]. Zübeyir Yetik, Üç Şehit, Milli Gazete, 30 Aralık 1977 Cuma Sayfa:2.