Gündem Analiz – Muhammed Eyüp / 2026 Nisan / 161. Sayı

ABD ve İsrail, uzun süredir devam eden askeri yığınaklarının ardından, 28 Şubat günü İran topraklarına yönelik geniş kapsamlı bir askerî harekât başlattı. Bu harekât aslında geçtiğimiz yılın Haziran ayında başlatılan 12 günlük savaşın bir devamıydı.

ABD-İsrail saldırıları birçok farklı hedefin elde edilmesine yönelik. Bu kapsamda Haçlı-Siyonist güçler önceden binlerce hedef belirlemiş durumda. Bu hedefler arasında siyasi ve askeri liderler, İran yönetiminin sembol isimleri ve merkezleri, askeri tesisler, füze üsleri, petrol ve doğal gaz tesisleri, iç güvenlik unsurları, stratejik altyapılar, nükleer merkezler ve benzeri alanlar bulunuyor. Saldırılarda ayrıca sivil alanlar da hedef alınıyor.

Saldırıların başlangıcından bu yana İran birçok üst düzey ismini kaybetmiş durumda. Bunlar arasında belli başlı kişileri sıralayacak olursak:

– İran lideri Ali Hamaney

– Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Sekreteri Ali Laricani

– Savunma Konseyi Sekreteri Ali Şemhani

– Devrim Muhafızları Komutanı Muhammed Pakpur

– Genelkurmay Başkanı Abdurrahim Musavi

– Savunma Bakanı Aziz Nasırzade ve ardından atanan Savunma Bakanı Mecid İbnirıza

– Hamaney’in Askeri Ofis Şefi Muhammed Şirazi

– Besic Komutanı Gulamrıza Süleymani

– Emniyet İstihbarat Komutanı Gulamrıza Rızaiyan

Ramazan ayının sonları itibarıyla genel liste bu şekildeydi. Bu listede belli başlı isimler yer alıyor, ancak İran’ın üst ve orta düzey isimleri arasındaki kayıplar çok daha fazla. Bu durum, özellikle İsrail’in İran saflarına ciddi bir şekilde sızmış olduğunu da ortaya koyuyor.

İran ise söz konusu saldırılara dört ana eksen üzerinden misillemede bulundu:

– İsrail

– Körfez ülkeleri ve enerji altyapıları

– Körfez ülkelerindeki ABD üslerini hedef alan saldırılar

– Bölgedeki (Türkiye ve Azerbaycan gibi) diğer ülkelere yönelik saldırılar.

İran saldırılarında en büyük hasarı özellikle Körfez ülkeleri aldı. İran bir yandan Körfez ülkelerindeki enerji tesislerini ve stratejik altyapıyı vururken, diğer yandan da Hürmüz Boğazı’ndan geçişleri engelleyerek milyarlarca dolarlık zarara yol açtı. Devam eden çatışmalar, Körfez ülkelerindeki güvenlik algısını büyük bir zarara uğratırken, özellikle Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki Doha, Dubai ve Abu Dabi gibi zengin turizm kentlerini felce uğrattı.

İsrail’deki zarar ise daha sınırlı kaldı. İran’ın haziran ayındaki saldırılarında daha çok kritik merkez vurulabilmiş ve dikkat çekici hasarlar meydana gelmişti. Ancak son füze atışlarında hasarlar genel ölçüde kaldı. Yerleşim merkezlerindeki apartmanlarda ve araçlarda maddi zarar oluşurken, büyük bir hasar ise kaydedilmedi. Bu satırların yazıldığı dakikalarda İsrail’de açıklanan resmi can kaybı yaklaşık 20 ve bunlar arasında herhangi bir siyasi-askeri isim bulunmuyor.

Bu durum savaşın gidişatına dair şu ana çıkarımlarda bulunmamızı sağlayabilir:

Savaş daha ziyade ABD-İsrail tarafının inisiyatifiyle devam ediyor. Şu anda ABD ve İsrail üzerinde saldırılarını durdurmaları için ciddi bir askeri veya siyasi baskı unsuru yok. Bölge ülkelerinin de çatışmalara çekilmiş olması, saldırıların durdurulmasına yönelik herhangi bir diplomatik girişim olmaması neticesini doğurdu. Kaldı ki ABD-İsrail tarafının, saldırıları kendi planladıkları tarihten önce durdurmak gibi bir niyeti olmadığı da görülüyor.

İran’ın saldırılarının ABD ve İsrail üzerinde oluşturduğu etki, askerî açıdan bu güçleri caydıracak seviyede değil. Yani ABD ile İsrail, saldırılarını durdurmaya askerî açıdan mecbur edilecek gibi bir görüntü içerisinde değil. Zira tarafların askeri kapasiteleri arasında ciddi bir orantısızlık var. ABD ve İsrail’in saldırılarını durdurması ancak ekonomik veya siyasi sebeplerle mümkün kılınabilir.

İran’ın Körfez ülkelerine yönelik saldırılarının devamı dünya ekonomisini, dolayısıyla ABD ve İsrail’i zora sokabilir. Ancak bunun için saldırıların yoğun bir tempoda devam etmesi gerekiyor. Bir süredir Körfez ülkeleri bu saldırıları ABD’nin desteğiyle engellemeyi başarabiliyor.

Eğer Körfez ülkelerinin enerji altyapısı güçlü bir şekilde vurulabilir, ekonomik denge bozulabilirse ABD ve İsrail’in önünde iki seçenek kalacak:

– İran’ın bu saldırı kapasitesini tamamen bertaraf etmek üzere, karadan işgal senaryoları da dahil olmak üzere saldırıları yoğunlaştırmak.

– Belirli şartlarda ateşkes üzerinde anlaşarak çatışmaları belirsiz bir geleceğe ertelemek. Tıpkı geçtiğimiz yılın haziran ayında olduğu gibi.

Söz konusu çatışmaların geniş bir zamana yayılan çatışmalar olduğunu da düşünmek gerekli. Örneğin ABD ve İsrail, Irak’taki Saddam Hüseyin rejimini 2003 yılındaki askeri işgalle devirinceye kadar uzun bir süre geçti. Başta 1990’lardaki saldırılar ve ambargolar olmak üzere birçok adım atıldı. Bu uzun süreli askeri hamleler neticesinde Saddam rejimi yıkılabildi. İran defterinin kapanması da bu gibi bir plan içeriyor. Bugün olan şey yalnızca, ABD’nin İran konusunu askeri seçenekleri kullanmak da dahil olmak üzere tamamen kapatma niyetinin açıklanması yönünden değerlendirilebilir. ABD, eğer gücü yeterse, ya bugün veya gelecekte İran’daki rejim döneminin kapanmasını istiyor. Bunun ardından ne geleceği ise başka bir zamanın meselesi.

Müslümanların Bakışı ve Gelecek

İran rejimi, mevcut küresel sistemin Avrasya kutbuna entegre olmuş, bu sistem dahilinde hareket etmekte beis görmeyen bir rejim. Bu açıdan İran’ın konumunu iyi anlamak gerekiyor. İran, siyasi kutbu itibarıyla ABD ve İsrail ile ihtilaf içerisinde olan, yeri geldiğinde çatışma ve savaş yaşayabilecek olan bir devlet. Ancak, İslam alemindeki zulüm ve tuğyan rejimleri arasında yer alan İran rejiminin ABD ile yaşadığı problem, biz Müslümanların ABD ile yaşadığı problem gibi değil.

Biz Müslümanlar, ABD ve İsrail’e temelden düşmanlık ediyoruz. Bu düşmanlığın temelinde İslam, akide, adalet ve hakkaniyet yatıyor. Bunlara düşmanlık ederken zalim olmayı kabul etmiyoruz veya diğer düşmanlarımıza karşı bunlarla iş birliği içerisine girmeyi de kabul etmiyoruz.

İran rejimi ise ABD ve İsrail’e düşmanlık ederken bir yandan da onlarla ortaklık etmekten kaçınmıyor. Bunun ilk ve en büyük örneklerinden biri 1985-1987 İran-Kontra skandalıydı. 1980 yılında İran’daki rejim ile Irak’taki Saddam Hüseyin rejimi arasında savaş patlak vermiş, bu savaş 1988 yılına kadar sürmüştü. Söz konusu savaş döneminde Saddam gibi İran da ABD ile ilişkileriyle anıldı. Özellikle 1986 yılında patlak veren skandal, İran’ın ABD’den silah satın aldığını ortaya koydu. ABD, ilişkilerinin oldukça kötü olduğu bir süreçte İran’a, üstelik de İsrail üzerinden silah satmıştı. Buradan elde ettiği gelirleri ise Nikaragua’daki gerillaları finanse etmekte kullanmıştı.

Bunun yanı sıra İran, İslami hareketlere karşı da şiddetli bir savaş içerisine girdi, bu savaşta yerel küfür rejimleriyle iş birliği yapmaktan çekinmedi. 1982’de Suriye’de İslami harekete karşı Hafız Esed’in yanında yer aldı. Daha sonra Irak’ta ve Afganistan’da ABD ile iş birliği halinde İslami hareketlere karşı savaştı. Bunu neden yaptı? Çünkü bu sahaları kendisi domine etmek istiyordu. ABD’nin İslam’a karşı açtığı savaşta onunla ittifak ederek bu sahalarda etkisini artırdı. Tepede ABD uçakları uçarken karadan İran ve ona bağlı güçler Müslümanlara karşı savaştı.

ABD’nin bunu yapmakla amacı neydi? İslami hareketleri İran ve yerel rejimleri kullanarak bertaraf etmekti. Bir ölçüde bunu yaptı da. Ancak artık bunu yapmaya ihtiyacı kalmadığında İran’ı da farklı güçleri kullanarak bertaraf edeceği vakit geldi ve buna başladı.

Bu yazının konusu olmadığı için İran ve desteklediği Şii güçlerin Irak’tan Pakistan’a, Suriye’den Yemen’e Müslümanlara karşı ne tür katliamlara giriştiğinden söz etmiyorum. Ehli zaten tüm bunların bilincindedir.

Tüm bunların yanında söylemek gerekir ki mesele suskun kalınabilecek veya “iki taraf birbirini kırsın” denilebilecek kadar basit bir noktada da değil. İran savaşı ciddi amaçlara sahip bir savaş ve mühim bir dönüm noktası, bu sebeple Müslümanların her sonuca karşı hazırlıklı olması gerekiyor. Elbette muradımız özellikle ABD ve İsrail’in gücünün kırılması ve kibirlerinin yerle bir olması. Ayrıca İran’ın da Müslümanlara tasallut edemez bir hale gelmesi. Bunun belirttikten sonra mevcut savaşın iki genel amacından söz etmek gerekiyor:

Temel amaçlardan biri, bölgeye yönelik yeni dizaynda yeri artık kalmayan İran rejiminin tasfiyesi. İran rejimi, özellikle İslami hareketin “dizginlenmesi” gereken 1990-2020 arası süreçte ABD ile yakın bir ittifak kurdu. Ancak 2020 sonrasındaki düzlemde bu rolünü büyük ölçüde ifa etmişti. İran’a bölgesel dengede artık çok ihtiyaç kalmaması ve İran’ın etki alanının haddinden fazla genişlemesi böyle bir refleks alınması sonucunu doğurdu. Bugün ABD’nin bölgedeki genel arayışı İsrail-Arap ülkeleri-Türkiye ve diğer komşu ülkeler arasında bir iktisadi uyum, iş birliği ve barış ortamı oluşması. Bu zaten geçtiğimiz yıllardaki normalleşme girişimleriyle büyük ölçüde sağlanmak üzereydi. Yeni dönem için İran’ın pasivize edilmesi, ülkede yeni bir seküler-Amerikancı rejim kurulması veya İran’ın parçalanması seçenekler arasında.

Bir diğer amaç, ithalat ve ihracat konusunda İran pazarını küresel kapitalist piyasaya açmak. İran, 1979’daki devrimden bu yana piyasa ilişkilerinde Avrasya kutbuna yöneldi. Bu durum hem geniş bir pazarı hem de İran’ın devasa petrol ve doğal gaz kaynaklarını küresel kapitalist sermayeden uzakta tuttu. Bu savaşla birlikte özellikle enerji kaynakları üzerinde küresel sermayenin kontrol kurma arayışı olduğunu söylemek mümkün.

İran rejimi, maalesef varlığıyla olduğu gibi yok oluşuyla da İslam aleminin başına bela olan bir yapı.

İran’daki savaşın sona ermesinin ardından ülkede doğrudan laik ve Amerikancı bir rejim kurulması, bölgemizdeki İslami hareketlerden geriye kalanları daha da zor duruma sokacaktır. Ayrıca Filistin meselesi büyük oranda kuşatılarak bitirilecek, bu da özellikle Arap aleminde ve Türkiye’deki “cihad” ve “Filistin davası” söylemlerine darbe vuracaktır. Bu bölgedeki İslami hareketlerin büyük oranda bu söylemler üzerinden hareket edebildiği düşünüldüğünde, yaşanan sürecin neticeleri daha da önem kazanmaktadır.

Bu sebeple Müslümanların İran meselesinden çıkacak her türlü sonuç hakkında hazırlıklı olması icap ediyor.