Kapak Dosya – Ümit Şit / 2026 Mart / 160. Sayı

Şu dünya hayatı içinde yaşayan öyle insanlar var ki bir yaprak gibi savrulur. Savruldukça kurur, kurudukça sararır. Neticesinde kurumuş diğer yaprakların olduğu mezarlıklarda son bulur hayatları. Kaç yaşına gelirse gelsin, anı yaşayıp ölümden kaçan insan toplulukları… Bir an olsun durup düşünmek istemeyen ya da düşünemeyecek konuma gelen insancıklar… Dünya hayatının kısır döngüsüne hapsolan ruhlar… Derin bir gaflet içinde gözleri açık, bilinci kapalı yürüyen uyurgezerler… Bir yaprak misali savrulanlar. Peki ölüm denince korkan ama bir hazırlık yapmayan, kısır düşüncü döngüsüne hapsolan bu uyurgezer ruhları kimler uyandırabilir? Tabi ki Allah’ın izni ile Allah’a adananlar… Tabi ki ruhlarını kul olarak özgürleştirenler… Tabi ki ölümle yaşayanlar…

Allah’a adananlar… Onlar, “herkes” başlığı altına girmeyen özel insanlardır. Onların davasının büyüklüğü kendilerini adadıkları Rabbinin büyüklüğünden ve yüceliğinden ileri gelir. Onlar, herkesin baktığı pencereden bakmaz. Kapalı hayır pencerelerini açmak için uğraşanlardır. Onlar, savrulan yaprakları bir araya getirir, sararmadan önce her yaprağa bir dal olanlardır. Onlar, uyurgezer toplulukları uyandırdıktan sonra yön verenlerdir. Onlar, baktığında, yürüdüğünde, tuttuğunda, duyduğunda Allah’ın nuru ile hareket edenlerdir. Onlar yani Allah’a adananlar, sanki kabirden çıkıp hayatın tam ortasına rücu etmiş, gönlü dertli, gözü yaşlı, ruhu ince, dili naif, bedeni heybetli olup yeryüzünde gezerken Allah’ı hatırlatan simalarıyla yaşayan birer şehitlerdir. İşte onlardan biride çok sevdiğimiz inşallah şehit olan Zafer Mert hocamız, abimiz, kardeşimizdir.

Bir adam düşünün. Hatta bir adam gibi adam düşünün ki Allah’ın “bir işi bitirdiğinde başka bir işe koyul” ayetini bir fiil hayatında gösteren bir adam. Gerçekten de benim şahsen şahit olduğum ve talebelerinden dinlediğim gibi bir işi bitirdiğinde ara verirdi elbet ama onun ara mesaisi tefekkürdü. Sonra tekrar başka bir Müslümanın, cemiyetin ya da ümmetin işini omuzlarına yüklenirdi. Tıpkı mustazaflara göndermek için koordine ettiği un çuvallarını bizzat kendisinin yüklendiği gibi.

O öyle bir zakirdi ki zikirle dirilir, zikirle yoğrulur ve etrafındakileri zikre teşvik ederdi. Namazlarının huşusuna dikkat ederdi. Ümmet için yeni projeler üretmek adına uykusuz geceler geçirir, gençleri kafirlerin ve münafıkların projelerine karşı uyarır ve gençlerden proje üretmelerini isterdi. Bu yoğun mesailer yüzünden gece namazlarını fırsat buldukça kılardı.

O öyle bir hamiydi ki şehit aileleri Allah’ın izni ile kendilerini güvende hisseder, yetimler onun vesilesiyle gülerdi. Hatta evine bir yetim çocuk alıp bakmayı bile düşünüyordu. Hayırda, sadaka da cömert olduğu kadar öncü bir rol oynuyordu.

O öyle bir dava adamıydı ki bunu Allah yolunda yoğun bir mücadele ile sürdürmüş. Coğrafya dışına taşmış ve en güzel medrese olan hapishane hücrelerinde akaid ve nahiv kitapları yazmış ancak basılmasına ömrü yetmemiştir. Gerçekten de üstad Hasan el Benna’nın dediği gibi “işi vaktinden çok” bir dava adamıydı.

O ümmetin işinde çok titiz ve adil davranırdı. Seçtiği gönüllü kardeşlerin hangi işe uygun olduğunu iyi belirlerdi. Asla taasupçuluk yapmaz, liyakate önem verirdi. Bir işe layık olanı kendi derneğinde bulamazsa başka bir dernekten o işi yapacağına inandığı başka bir Müslümanı bulup getirirdi. Bu yüzden Müslümanlar tarafından sevilip sayılırdı. Meczuplar hariç hiçbir Müslüman bana hoca haksızlık yaptı diyemezdi. Çünkü yapmayacağını amelleri gösteriyordu.

O yaşadığı bu toplumu çok iyi tanıyor ve toplumu oluşturan bu insanları çok seviyordu. Gönlü kimsenin cehenneme gitmesine el vermiyordu. Bu yüzden cadde sokakları arşınlıyor ve şöyle diyordu: “Ben şehadeti cihad meydanlarında değil, kendi semtimde, davam içerisinde uyanış ve dirilişe vesile olacak şekilde istiyorum.”

O öyle bir vaaz ederdi ki ayetler ve hadisler ile delillendirir, özellikle Müslümanların anlayacağı dilden konuşmaya dikkat ederdi. Seminerin rutinliğini almak adına çoğu zaman sohbetlerinin ortasında bir fıkra anlatır yine aynı anlattığı o konuya o fıkrayı bağlardı. Sohbet esnasında yorulan göz kapakları tekrar açılır ve kulaklar onun sesine tekrar kesilirdi.

Sohbetlerinde genelde aile hayatının önemine vurgu yaparken, ümmetin de büyük bir aile olduğunu söylerdi. Bu yüzden şöyle derdi:

“Ailenizi önemseyin ama her dakikanızı ailenizle harcamayın. Eğer her dakikanızı ailenizin yanında harcarsanız, cennette aileniz ile beraber olamayabilirsiniz. Dünya hayatında ümmetin işine koşturmak adına ailenizi az görürseniz, cennette inşallah her daim birlikte olursunuz.”

O öyle bir kuldu ki, Allah ile bağının güçlü olmasına çok dikkat eder, Kur’an-ı Kerim’i düzgün okumak için azami çaba sarf ederdi. Dua ederken Allah’tan ne istiyorsa açık şekilde ister ve yaptığı dualar için şöyle derdi: “Allah’tan istediğim her dua karşılık buldu. Karşılık bulmayan tek duam kaldı. O da şehadet.

Zafer hocamızın tek kabul edilmemiş duası da kabul olmuş, örnek aldığı Hasan el Benna’nın şehid olduğu yaşlarda yine Hasan el Benna’nın şehid olduğu şekilde mart ayının 2017 yılında o çok sevdiği mahallesinin mescidinde menfur bir saldırı ile şehid olmuştur (inşallah).

Onun şehadeti dediği gibi bir uyanışa ve dirilişe sebep olmuştur. Öncelikle bizler onun şehadeti ile bu dünya hayatında gaflete asla yer olmayacağına şahitlik ettik. Bizler onun hayatta iken neleri birleştirip neleri bir arada tutmaya çalıştığını buruk bir takdirle gördük. Biz onun şehadeti ile Allah’ın şehadete layık olanları nasıl ayıkladığını görürken, kendi amellerimizden utandık. Bu uzun maratonda akan bir nehirden az bir avuç su dışında içmemek gerektiğini anladık.

Tabiri caizse …