Kapak Dosya – Orhan Sağlam / 2026 Haziran / 163. Sayı.

Ey Miskin! Batılın Gözlüğüyle Hakikat Görülür mü?

Ey asrın devasa fitneleri arasında yolunu kaybetmiş, küresel küfrün karanlık dalgaları arasında çırpınan miskin nefsim! Ey dünyayı kurtarma sevdasıyla yola çıkıp da kendi kalbinin başkentini sekülerizmin ordularına teslim eden gafil yolcu!

Söylesene, yeryüzünün sahte ilahlarına, küresel sistemlerin zalim çarklarına karşı kılıç salladığını zannederken, neden o çarkların ürettiği siyasi dille konuşuyorsun? Firavunların sarayını yıkmak isterken, ne zaman o sarayın dehlizlerinde makam, koltuk ve siyasi manevra arar hale geldin? Nasıl ki bozuk bir teraziyle doğru elmas tartılmazsa; küfrün ürettiği ideolojilerle, beşerî siyasetin entrikalarıyla ve “ehven-i şer” aldatmacalarıyla da tevhidin o lekesiz adaleti ikame edilemez.

İnsanoğlu ne tuhaf bir seraptır ey kardeşim! Kendi zayıflığını unutur da batılın devasa sistemlerini yine batılın araçlarıyla yenebileceğini zanneder. İbnü’l-Cevzi (rh.a) o keskin ferasetiyle Telbîsu İblîs (Şeytanın Aldatmacaları) adlı eserinde bu tehlikeye asırlar öncesinden işaret eder:

“Şeytanın insana kurduğu en sinsi tuzak, ona hakkı batıl suretinde, batılı da hak suretinde göstermesidir. Bazen kişiyi dine hizmet ettiğine inandırır; oysa o kişi sadece kendi hevasına, makam hırsına ve dünyanın siyasi oyunlarına hizmet etmektedir de haberi yoktur!”[1]

İşte bu satırlarda, küresel küfür sistemlerinin zihinlerimize ördüğü o görünmez ağları, Müslümanların “siyaset arenası” denilen o dipsiz bataklığa kayma tehlikesini ve asıl kurtuluş menzilimiz olan Nebevi duruşu vahyin aynasında yüzümüze çarpacağız.

1. KÜRESEL KÜFRÜN MAHİYETİ: “TEK MİLLET” ZEHRİ, ULUS DEVLET VE MİLLİYETÇİLİK PUTU

Bugün karşı karşıya olduğumuz düşman, sadece sınırları olan bir devlet veya ordulardan ibaret değildir. Karşımızda; eğitimiyle, medyasıyla, ekonomisiyle ve en önemlisi zihniyet kalıplarıyla dünyayı tek tipleştiren küresel bir küfür sistemi vardır. Kur’an-ı Kerim, bu hakikati asırlar öncesinden net bir çizgiyle belirlemiştir:

“Kafirler de birbirlerinin velileridir (müttefikleridir). Eğer siz bunu yapmazsanız (birbirinize dost ve yardımcı olmazsanız), yeryüzünde bir fitne ve büyük bir bozgunculuk çıkar.” (Enfâl, 73).

Selef alimlerimiz bu durumu Kur’an ve Sünnetin ruhundan süzdükleri o meşhur “El-Küfrü milletun vâhidetun” (Küfür tek bir millettir) prensibiyle özetlemişlerdir. Ey miskin! Bu “Tek Millet” zehrinin mahiyetini iyi kavra. İsimleri, ideolojileri, coğrafyaları veya bayrakları farklı olsa da mesele Allah’ın nizamını yeryüzünden silmek ve seküler insanı ‘İlahlaştırmak’ olduğunda, küfür asıl kimliğine döner ve tek bir safta birleşir. Kapitalizm, sosyalizm, liberalizm veya demokrasi maskesi takmış tüm yapılar, özünde aynı ağacın zehirli meyveleridir. Sen onların kendi aralarındaki kayıkçı kavgalarına bakıp da aldanma; zira İslam’ın o lekesiz tevhidi ufukta göründüğü an, aralarındaki tüm ihtilafları bir kenara bırakıp tek bir yumruk, “tek bir millet” olurlar.

İşte bu küresel küfrün, kendi arasında sınırları kaldırıp “Tek Millet” şuuruyla küreselleşirken, İslam ümmetinin bağrına sapladığı en sinsi hançer “Ulus Devlet” (Nation-State) formu ve onun zihinleri uyuşturan ideolojisi olan “Milliyetçilik” (Asabiyet) putudur.

Şöyle bir yeryüzüne bak ve ibret al ey kardeşim! Batıl cephesi sermayesiyle ve ittifaklarıyla devasa bir blok kurarken; senin zihnine ve coğrafyana sömürgecilerin cetvellerle çizdiği tel örgüleri nasıl da kutsal birer tabuya dönüştürdü! Bizi seküler ulus devletlerin daracık hücrelerine hapsettiler ve o hücrelerin kapısını da “Milliyetçilik” asabiyetiyle kilitlediler.

Oysa Alemlerin Efendisi sallallahu aleyhi ve sellem Veda Hutbesinde ırk ve asabiyet putunu ayakları altına almış ve bizi şu dehşetli fermanla uyarmıştı:

“Kim (İslam toplumunu bölerek) asabiyete/milliyetçiliğe çağırırsa bizden değildir. Kim asabiyet uğruna savaşırsa bizden değildir. Kim asabiyet uğruna ölürse bizden değildir.”[2] Sahabe “Asabiyet nedir ya Rasûlallah?” diye sorduğunda ise “Kavmine, (haksız oldukları halde) zulümde yardım etmendir” buyurmuş ve eklemişti: “Onu (cahiliye asabiyetini) bırakın, çünkü o kokuşmuştur!”[3]

Ey nefsim! Sen bu devasa illüzyonu göremediğin an, önce küfrün “Tek Millet” olan küresel tuzağını es geçer, sonra kokuşmuş milliyetçilik sloganlarıyla zehirlenir, en sonunda da sana dayatılan sahte sınırlar içinde siyasi taraflar tutmaya başlarsın. Oysa küresel sistem ve onun yerel uzantısı olan seküler ulus devletler, Müslümana asla hakiki bir izzet vadetmez. İzzet topraklarda ve ırklarda değil, yalnızca “La ilahe illallah” sancağının gölgesindedir.

2. SİYASET ARENASININ BÜYÜLÜ TUZAĞI: “EHLİLEŞTİRME OPERASYONU”

Küresel sistemin en büyük başarısı, İslam’ın o tavizsiz, devrimci ve dönüştürücü gücünü, “siyasi entegrasyon” yoluyla ehlileştirmesidir. Müslümanlar ne zaman ki “Biz de bu sistemin partileriyle, meclisleriyle, bürokrasisiyle bir yerlere gelelim, içeriden fethedelim” dediler; işte o gün fetheden değil, fethedilen durumuna düştüler.

Rabbimiz, müşriklerin Peygamber Efendimize yaptığı “uzlaşma ve sentez” tekliflerine karşı şu sarsıcı fermanı indirmişti:

“Onlar isterler ki sen taviz veresin (yumuşayasın), böylece onlar da sana taviz versinler.” (Kalem, 9).

Ey kardeşim! Mekke’nin müşrik elitleri, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e “Gel Mekke’nin kralı ol, en zenginimiz ol, yönetime ortak ol” teklifiyle geldiklerinde, O’nun cevabı siyasi bir manevra mıydı? “Önce koltuğu kapayım, sonra yavaş yavaş tevhidi anlatırım” mı dedi? Asla! O, “Güneşi sağ elime, ayı sol elime verseniz dahi bu davadan vazgeçmem” diyerek o siyasi masayı kökünden devirdi.[4]

Bugün siyaset arenasına giren Müslüman, önce üslubunu, sonra ilkelerini, en sonunda da akidesini o arenanın kurallarına kurban etmektedir. “Siyasetin doğası budur, maslahat bunu gerektirir” diyerek atılan her geri adım, aslında uçuruma doğru atılmış bir adımdır. İbnü’l-Cevzi’nin o muazzam tespitiyle:

“Kim batılın çamuruna elini daldırırsa, üzerine o çamurun sıçramasından kurtulamaz.”

3. ZİHNİ SAVRULMA: DAVETÇİDEN “PARTİZAN”A DÖNÜŞÜM

Siyasi arenaya kaymanın en yıkıcı sonucu, Müslümanın kalbindeki “El-Velâ ve’l-Berâ” (Allah için sevmek ve Allah için buğzetmek) ölçüsünün bozulmasıdır. Normalde bir Müslümanın dostu takva sahipleri, düşmanı ise Allah’ın dinine savaş açanlardır. Ancak işin içine beşerî siyaset girince ölçü tersyüz olur.

Kişi, kendi partisinden veya siyasi çizgisinden olan fasık ve zalimleri savunur hale gelirken; sırf siyasi rakibi olduğu için muvahhid ve muttaki kardeşlerine düşman kesilir. Oysa Kur’an bizi nasıl tarif ediyordu:

“Muhammed Allah’ın elçisidir. Onunla beraber olanlar, kafirlere karşı şiddetli (tavizsiz), kendi aralarında ise gayet merhametlidirler.” (Feth, 29).

Bugün siyaset bataklığına saplanmış zihinler, kafirlere, küresel güçlere ve zalimlere karşı gayet diplomatik, hoşgörülü ve esnek; kendi içindeki Müslüman kardeşlerine karşı ise kılıç gibi keskin ve merhametsizdir. İslami kavramlar (cihad, adalet, ümmet, fetih) siyasi mitinglerin dolgu malzemesi haline getirilir, içi boşaltılır ve sloganlaştırılır. Ey miskin! Slogan atarak kalbinin kirlendiğini gizleyemezsin. Allah katında senin hangi partiye oy verdiğin değil, akideni ne kadar temiz tuttuğun sorulacaktır.

4. MODERN ÇAĞIN KÜFRE KARŞI DİRENİŞ REÇETESİ: NEBEVİ MENZİL

“Peki ne yapalım? Küfrün bu devasa kuşatması karşısında elimiz kolumuz bağlı mı oturalım? Dünyayı zalimlere mi terk edelim?” diyorsan, bil ki zaferin yolu batılın açtığı otoyollardan değil, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in açtığı o sarp ve çetin patikadan geçer.

1. Siyasi Değil, Akidevi Bilinç (Tevhidi Kuşanmak)

Bizim meselemiz sadece “kimin yöneteceğinden” ziyade, “hangi kanunla yönetileceği” meselesidir. Küresel sistemlerin sunduğu hiçbir seküler model kurtuluş olamaz. Müslümanın ilk görevi, zihnini küfrün kavramlarından (sağcılık, solculuk, muhafazakarlık, milliyetçilik) arındırıp saf Tevhid akidesine dönmektir.

“Hüküm ancak Allah’ındır. O, kendisinden başkasına ibadet etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur.” (Yusuf, 40).

Zihnini vahyin süzgecinden geçirmeyen bir nesil, sandıktan ne çıkarsa çıksın esaretten kurtulamaz.

2. Tabanı İnşa Etmek: Kalplerin Fethi

Siyaset yukarıdan aşağıya (devlet gücüyle) toplumu değiştirmeyi vadeder; oysa İslam aşağıdan yukarıya (fert fert) toplumu inşa eder. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Daru’l-Erkam’da bireyleri yetiştirmeden Medine’nin devletini kurmadı.

İbnü’l-Cevzi der ki: “Sen önce kendi nefsinin putlarını kır, sonra evinin putlarını temizle. Kalbini fethedemediğin bir toplumun saraylarını fethetsen ne yazar?”[5]

Günümüz Müslümanının görevi, siyasi kulislerde vakit kaybetmek değil; sokak sokak, ev ev dolaşarak gençlerin zehirlenen kalplerine iman hakikatlerini aşılamaktır.

3. Küresel Küfre Karşı İzzetli Bir İstiğna

Müslüman, sistemin nimetlerine, fonlarına, makamlarına ve ihalelerine karşı “istiğna” (muhtaç olmama, tenezzül etmeme) ahlakını kuşanmalıdır. Çünkü sistem, beslediği eli ısırttırmaz. Dünyalık menfaatler için zalimlerin sofrasına oturanlar, o sofradan kalktıklarında dillerini yutmuş olurlar.

“İzzet (güç, şeref ve üstünlük) tamamıyla Allah’a, O’nun elçisine ve müminlere aittir. Fakat münafıklar bunu bilmezler.” (Münâfikûn, 8).

İzzeti Washington’da, Londra’da, küresel zirvelerde veya siyasi liderlerin gölgesinde arayanlar, zillet deryasında boğulmaya mahkumdur.

4. Dünyevileşme Hastalığından Kurtulmak (Zühd)

Müslümanların siyaset arenasına kaymasının en derin psikolojik sebebi, gizli bir dünyevileşme arzusu, konfor tutkusudur. “Biz de lüks içinde yaşayalım, bizim de makam araçlarımız olsun” arzusu, davayı unutturur.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bizi şöyle uyardı: “Vallahi sizin için fakirlikten korkmuyorum. Benim sizin adınıza asıl korktuğum, sizden öncekilerin önüne serildiği gibi dünyanın sizin de önünüze serilmesi, onların dünya için yarıştıkları gibi sizin de yarışmanız ve dünyanın onları helak ettiği gibi sizi de helak etmesidir.”[6]

SONUÇ: EY NEFSİM, ARENADAN ÇIK VE SAFINA DÖN!

Sözün özü ey kardeşim!

Bu küresel sistem devasa bir değirmendir; içine atılan her İslami hareketi, her saf niyeti öğütüp kendi ununa dönüştürür. Sen o değirmene buğday taşıyan olma! Siyasetin o geçici, kirli ve aldatıcı zaferleriyle sarhoş olup da ahiretin o kesin ve sarsıcı hesabını unutma.

Bir gün gelecek, o çok güvendiğin siyasi liderler, uymak zorunda kaldığın parti tüzükleri ve alkışladığın o kalabalıklar seni kabir kapısında terk edecek. Kur’an o dehşetli günü şöyle resmeder:

“O gün peşinden gidilenler (liderler), kendilerine uyanlardan hızla uzaklaşırlar. Azabı görmüşlerdir ve aralarındaki bütün bağlar kopmuştur.” (Bakara, 166).

Gel, bugünü bir milat kabul et. Zihnini küresel medyanın ve beşeri siyasetin illüzyonlarından kurtar. Gözünü sarayların ışıltısından çek ve Hira’nın, Sevr’in o sessiz ama vakur sadeliğine dik. Batılın arenasında “kullanışlı bir aktör” olmaktansa, Hakkın saflarında isimsiz bir nefer ol.

Ve ellerini semaya açıp de ki: “Rabbim! Beni ve neslimi küresel küfrün zihniyetinden ve beşerî siyasetin kirli girdaplarından muhafaza eyle. Bana, hakkı hak bilip ona tabi olmayı, batılı batıl bilip ondan uzaklaşmayı nasip et. Beni, makamların ve sahte sistemlerin kulu değil, yalnızca Senin dininin tavizsiz bir kulu eyle.”

Selam ve dua ile…


[1]. İbnü’l-Cevzi, Telbîsu İblîs, s. 84.

[2]. Ebu Davud, Edeb, 112.

[3]. Buhari, Tefsir, 63.

[4]. İbn Hişam, es-Sîre, 1/265.

[5]. Saydu’l-Hatır, s. 156.

[6]. Buhari, Rikak, 7.

TAGS: