Kapak Dosya – Fevzi Yılmaz / 2026 Haziran / 163. Sayı

Türkiye’de şekillenen yeni nesil “İslamcılık” tartışmaları aslında basit bir akademik tartışma değildir. Bu tartışmalar daha çok miras kavgasıdır. Dünden bugüne yapılan tartışmaların, irtifa kaybeden İslami hareketin öz muhasebesi ve üzerinde şekillendiği zeminle ahenginin uyum analizidir. Kuşaklar boyu müesses nizamla hasım olan İslami hareketin bugün nizam bekçisi olması garabetinin yeniden izahıdır. Kitlelerin gün geçtikçe İslami hareketlerden umut yitirmesinin sebeplerini keşfetme refleksidir.

Özellikle AK Parti iktidarı ile ciddi savrulmalar yaşayan Müslümanların gelecek argümanı tükenmek üzeredir. Kendilerine belirlenen gündemler çerçevesinde varlıklarını idame ettiren yapılar, dışarıdan devletin sivil uzantısı görünümündedir. Hükümetin başı sıkıştığı her politik tutumda kendisini herhangi bir siyasi enstrüman gibi kullandığı İslami hareketler, maalesef yıkıcı bir çoğunlukla özgün yapılarını büyük oranda yitirmiştir. Bu da “Hak yol İslam” yazma hedeflerine meftun bir zümrenin, Kabe’de hacıların “hu” demesine fit olması elbette dikkatle incelenmesi gereken bir durumdur.

İktidarın İsrail ile ticareti kesmemesine sessiz kalan büyük yığınların, aynı saik ile iktidarın işaret fişeği attığı bir mitingde yüz binlerle mukabelede bulunması bastırılmış duyguların dışa vurumudur. Genel olarak İslamcılık tartışmaları bir çeşit günah çıkarma seanslarına dönüşmüştür. Her klik kendi meşrebine ve halihazırda politize olduğu kadarı ile İslamcılık tanımı yapmaktadır. Totalde İslami yapıların her bir tekinin doğru bir istikamette olup olmadığı testine dönüşen İslamcılık tanımlaması ve tartışmaları gün geçtikçe karmaşık hale gelmektedir. Geldikleri çizginin savrulma değil, tekâmül olduğunu ispat etme aracına dönüştürmüşlerdir. Geçmiş muhasebesi ve kökler serencamı sağlıklı bir zihin süzgecinden geçip “dün, bugün ve yarın” denklemini çözme basiretine dönüşememektedir.

Gerek geleneğe bağlı gerek modernist birçok yapı geldiğimiz noktanın izahatını yapmakta güçlük çekmekte, birtakım izahatlar yaptıklarında da keşmekeşi artırmaktadırlar. Öyle talihsiz bir tartışma ki; hilafetin düştüğü yerden kalkması umut edilen İslami hareketin entelektüel birikiminden aksiyon sermayesine kadar kazanımları, bu tartışmalar etrafında harcanmaktadır.

Birçok münevverin sadra şifa olması beklenen çözümlemelerine bakıyorsun, bir anda camiada bir skandala dönüşüvermiş. Kısaca köklerimizin, bugünümüzün ve geleceğimizin denklemi üzerinde tepinen birçok sözüm ona aydınımız sayesinde menzilden uzaklaşıyor ya da en iyi hali ile ona doğru sahici adımlar atamıyoruz.

Bir yazar düşünün; Anadolu’da İslami hareketlerin dizi kitaplarını yazacak, bu dizide Şeyh Said’i yazdığı için hapis yatacak ve günün sonunda “Atatürk at sırtında cihad ettiği için kısır kaldı, kıymet bilmek lazım” mealinde sözler edecek… Tüm bu garabet aynı soruyu farklı niyetlerle zamanın uhdesine bırakan aydın, yazar, kanaat önderleri sayesinde oluşuyor maalesef. Türkiye İslami hareketlerinin kısaca hal-i pürmelali bu durumdayken hikâyeyi yeniden özetlemek gerekir.

Geldiğimiz noktada anlam arayışı anlamsız bir durakta durduysa çok katmanlı tarihimize yeniden göz gezdirmek gerekir. Osmanlı yıkılırken Said Halim Paşa, Mehmet Akif, Ahmed Babanzade gibi isimlerden Cumhuriyet tarihine kadar gelen serüven bir başka yazının konusudur. Şimdilik üstümüzde çok fazla tesiri olan ve Cumhuriyet tarihi boyunca serpilip gelişen İslami hareketlerin gelişim seyrini şu şekilde özetleyebiliriz:

Öncelikle tek parti döneminde türlü zulümler altında savunma halinde olan Müslümanlar ciddi bir varlık savaşı verdiler. Oluşabilecek tüm İslami enstrüman ve yapıların acımasızca imha edilip susturulduğu dönemler… Devlet dairelerinde “Allah” demenin dahi yasaklandığı bir süreç… Kıyamların acımasızca bastırılarak alimlerin şehit edildikleri malum süreç… Bastırılan toplum muhalefetinin iç enerjisi ve yaklaşan komünizm tehlikesinin bertaraf edilmesi adına Demokrat Parti ile gelen nisbi rahatlamada Müslümanlar yeni bir mecraya kavuşmuştur. Celal Bayar’ın tabiri ile gerici unsurların barajı taşırmasını önlemek için drenajlar oluşturulmaya başlanmıştır. Daha çok milliyetçi-mukaddesatçı çizgide bulunan İslami çalışmalar, 1960’lara kadar varlığını bu eksen üzerinden devam ettirir.

1960 yıllarının sonlarına doğru Said Nursi’nin talebesi olan Salih Özcan, Hilal Dergisi ile yayın hayatına başlar. Said Nursi’nin kendisi için “hariciye nazırım” dediği Salih Özcan, daha sonra MSP’den milletvekili ve Erbakan’ın yakın mesai arkadaşlarından biri olacaktır. İslam İşbirliği Teşkilatının kurulmasında Türkiye ayağında ciddi katkılar sağlayacaktır. Sonraki hayatında Dünya İslam Birliği, namıdiğer Rabıta’nın Türkiye ayağının sorumluluğunu üstlenecektir. Hilal Yayınları ve Hilal Dergisi, İslam dünyasındaki yazılan eserler ile Türkiye arasında köprü vazifesi görür. Seyyid Kutub’un “Sosyal Adalet” kitabı ile başlayan tercüme eserler İslami hareketin gündemine taşınır. Hilal Dergisinde ilk olarak tefrik edilen “Din Budur” kitabı tüm İslami çevrelerde ciddi yankı bulur. Savunma halinden bir iddiaya dönüşme süreci Müslümanlar için start alır. Seyyid Kutub, Hasan el-Benna, Mevdudi gibi alim ve liderler Müslümanların gündemine düşer. 1993 yılına kadar kesintisiz yayın hayatına devam eden Hilal Dergisi, uzun yıllar İslami hareketlerin hafızasında yer alacaktır.

Hareket olarak MTTB’nin yine o yıllarda milliyetçi-mukaddesatçı çizgide olmasına rağmen içinde barındırdığı unsurlar İslami hareketin nüvesini oluşturur. Müesses nizamın komünizme karşı durması için yerli ve milli bir cepheye ihtiyaç vardır. 1947’de çok partili hayata geçişle birlikte imam hatiplerin açılması, hac yasağının kaldırılması, türbelerin açılması gibi birçok adım atılır. Sistem dindarların dini hayatına karşı olan o kesif savaşı kısmen azaltmıştır.

Büyük Doğu, Hareket ve Sebilürreşat gibi dergiler o dönemin düşünce iklimini oluşturan dergilerdir. Sezai Karakoç’un Diriliş’inin de bu dönemde temelleri atılır. Bu iklim içinde MTTB serpilip gelişir. Osmanlı bakiyesi İslami bilinç seviyesi, tercüme eserlerin devreye girmesi ile 1960’larda yeni bir soluk kazanmıştır. Kitleselleşmiş ve daha örgütlü mukavemet bilinci oluşmuştur. Dinin sadece ibadetlerden müteşekkil bir olgu değil; sosyal, ekonomik ve siyasal iddiaları olan bütüncül bir nizam olduğu idrak edilmiştir. Solcular için hazırlanan 1961 Anayasası Müslümanlar için de birtakım imkanlar tanıdı. İşte bu anayasanın sağladığı birtakım fırsatlar, bu idrak etme sürecinin altyapısını hazırladı. Bir sonraki yazıda işte bu idrake yol açan tercüme eserler, aksiyon kişiler ve olaylardan söz edeceğiz inşallah. 1960’lara kadar sadece varlık savaşı veren dini hayat, bu tarihten sonra birtakım olayların gelişmesiyle birlikte sosyal, siyasal ve ekonomik iddialarda bulunan ve kitleselleşen bir harekete dönüştü. İşte bu hareketin yer yer gelenekten koptuğu, yer yer estetik kaygılarla asıl hedeften şaştığı vb. gibi tüm kırılmaları yazmaya çalışacağız.