Serbest Köşe – Derya Fıçıcı / 2026 Haziran / 163. Sayı

Kuşkusuz her iş ve olayda olduğu gibi, insanın yaratılmasında da Rabbimiz bir sebep var etmiştir. Ta ki işler ve olaylar sebepsiz ve başıboş olmaktan kurtulup bir hikmet veya sebebe bağlı olarak devam etmiş olsun.

Kur’an-ı Kerim, Âdem aleyhisselam’ın yaratılış gayesini şu şekilde izah ediyor:

Hani Rabbin meleklere ‘Yeryüzünde bir halife yaratacağım.’ demişti.”[1]

İşte, Âdem aleyhisselam’ın var edilme gayesi “halife olmak”tır. Peki kime halife olacak? Tabii ki yeryüzünde var olacak kendi neslinden tüm insanlara. Dikkat edilirse, “halifelik” Âdem aleyhisselam’ın yeryüzüne inme hikmetine bağlıdır. Bunun yanında esas olan hem kendisinin ve hem de soyundan gelenlerin yaratılış hikmeti, halifeliği de içine alacak olan “kulluk” görevidir. Nitekim Zariyât sûresinde Allah: “Cinleri ve insanları bana ibadet etsinler diye yarattım.”[2] buyurmaktadır.

Allah’a İbadet ile Halife Arasındaki İlişki

Rabbimiz ayetinde cinleri ve insanları “ibadet” için yarattığını beyan etmesine rağmen ayrıca “Yeryüzünde bir halife var edeceğim” demesinin hikmeti ne olabilir?

Her şeyden önce insanın yaratılışındaki ilk ve en önemli gaye “Rabbini tanıması ve ona karşı kullukta bulunmasıdır.” Bu, Allah’ın “ilah” ve insanın da “abd” yani “kul” olmasının gereğidir. Allah ile kullar arasındaki ilişki, “ibadet” olgusu ile gerçekleşir. Bu manada bütün insanlar, Allah’a ibadet etmekle görevlidir. Nitekim En’âm sûresinde bu hakikat, bizzat insanın ağzından bir itiraf olarak verilmektedir. Yani, insanın sadece belirli bir alan itibariyle değil hem “tazim” manasındaki hareket ve davranışlar hem de bunun dışında ölüm dahil tüm gerçekler ve eylemler Allah için olması gereken ibadet kavramının içerisine sokulmuştur. Allah azze ve celle şöyle buyuruyor:

“Deki, muhakkak ki benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah içindir.”[3]

Bu ayette de görüldüğü gibi insanın yaratılış gayesi ve Allah ile olan ilişkisi, sadece bazı ibadetlerle, şekillerle sınırlandırılmamıştır. Bilakis, bunların dışına da taşarak insanın ölüm şeklini dahi Allah için ayarlamak durumunda olduğu belirtilmiştir. Bu, şu manaya gelir: Allah nasıl yaşamamızı, nasıl ibadet etmemizi ve nasıl ölmemizi istiyorsa o şekilde yaşamamız, ibadet etmemiz ve ölmemiz gerekmektedir.

Allah azze ve celle “Yeryüzünde bir halife yaratacağım” demekle gerek Âdem aleyhisselam gerekse diğer insanları bahsedilen ibadetin dışında başka bir görevle yükümlü tutmuyor. Mademki ağzımızla itiraf ediyoruz, “Namazım, nüsüküm (Allah için olan haklar), hayatım ve ölümüm, Allah içindir” buna göre, yeryüzündeki tüm görevlerimiz de bunun içinde olacaktır.

Demek ki, “hilafet” Allah’a ibadetin içerisinde sadece bir bölümdür. Kısacası, Âdem aleyhisselam Allah’a ibadet etmek amacıyla yaratılmıştır. Görevi ise yeryüzünde Allah’ın “halifesi” olmaktır.

Halife

Mademki, Âdem aleyhisselam yeryüzüne “halife” olarak görevlendirilmiş, öyleyse “halife” ve onunla ilgili konuların üzerinde önemle durulması gerekmektedir. Halife: “vekil, vekâlet” eden demektir. Asıl, yaşasın veya yaşamasın, hazır bulunsun veya bulunmasın halife, aslın yerini tutmak ve görevlerini yerine getirmek zorundadır. Durum böyle olunca, “İnsan Allah’a nasıl vekil olabilir?” veya “İnsan Allah adına yeryüzünde ne iş yapabilir?” soruları akla gelmektedir. Bu soruların cevapları Kur’an’ı Kerim’de değişik ayetlerde izah edilmiştir. İşte bu noktada insanın “halifeliği” iki ayrı alana ayrılmış bulanmaktadır. Birincisi insanların fert anlamında Allah’ın halifesi olması, yani ikili ilişkilerde de vekâlet etmesi. İkincisi insanların bir güç, bir devlet olarak Allah’a halife olmasıdır.

İnsanların Fert Anlamında Allah’a Halife Olması

Bu hilafet şekli, ferdi sorumluluklarda görülür. Yani bir insanın tek başına yükümlü olduğu Allah’ın hakkını koruması, Allah’a karşı olan görevlerini yerine getirmesidir. Bununla ilgili olarak Allah Kur’an’da hiçbir ayırım yapmadan şöyle buyurmaktadır:

“Ey iman edenler, rükû edin, secdeye varın, Rabbinize kulluk edin ve hayır işleyin ki felaha eresiniz”[4]

“(Halkına da) kardeşleri Salih’i (elçi gönderdik). Dedi ki: ‘Ey kavmim, Allah’a ibadet edin, sizin O’ndan başka ilahınız yoktur. O sizi yerden (topraktan) yarattı ve onda ömür sürenler kıldı. Öyleyse O’ndan bağışlanma dileyin, sonra O’na tevbe edin. Şüphesiz benim Rabbim, yakın olandır, (duaları) kabul edendir.”[5]

Bu ve benzeri emirler fert manasında kişinin gerek nefsine gerek şeytana ve gerekse diğer insanlara karşı Rabbini tanıması, O’na vekâlet etmesi içindir. Allah; insanları bu ferdi ilişkiler çerçevesinde sorumlu tutmuştur, bu sorumluluğun neticesinde insanları, mükafatlandıracak veya cezaya çarptıracaktır. Ayrıca ferdi hilafet, meleklerin anladığı manadadır. Onlar Allah’a şöyle demişlerdi:

“Oysa biz seni överek yüceltiyor, seni devamlı takdis ediyoruz.”[6]

Bu, ferdi olarak Allah’a karşı yapılan kulluktur. Allah’ı hamd ve takdis ile yüceltmek, O’nun ilahlığının azametini izah etmektir. Ancak Allah’ı bu manada yüceltmek, Allah’ın yüceliğine denk değildir. Bu hâl vicdani-manevi bir olaydır. Allah ise, sadece bu yönüyle değil, tüm yönleriyle takdis edilmeli ve yüceltilmedir ki böylece “Allahuekber” sözü yerini bulsun. Bunun gerçekleşmesi insanın ikinci manada Allah’a halife olmasıyla mümkündür.

İnsanın Güç veya Devlet Anlamında Allah’a Halife Olması

Allah azze ve celle, meleklere buyuruyor:

“Ben sizin bilmediklerinizi bilirim.”[7]

İşte burada, Allah’ın bilip de meleklerin bilmediği ve daha sonra Âdem’e öğretilen bilgi; ikinci manada insanların Allah’ı takdis etmesi, yüceltmesidir. Gerçekten de melekler bunu bizzat Hz. Âdem’den duyup şahit olunca yanıldıklarını anlamışlar ve Âdem’e secde etmişlerdi.

“Ve Âdem’e isimlerin hepsini öğretti. Sonra onları meleklere yöneltip ‘Eğer doğru sözlü iseniz, bunları bana isimleri ile haber verin.’ dedi. Dediler ki: ‘Sen yücesin, bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yok. Gerçekten sen, her şeyi bilen, hüküm ve hikmet sahibi olansın.’ (Allah) ‘Ey Âdem, bunları onlara isimleri ile haber ver.’ dedi. O, bunları onlara isimleriyle haber verince de dedi ki: ‘Size demedim mi, göklerin ve yerin gaybını gerçekten ben bilirim gizli tuttuklarınız ve açığa vuruklarınızı da be bilirim.’ Ve meleklere ‘Âdem’e secde edin.’ dedik. İblis hariç (hespi) secde ettiler. O ise, diretti ve kibirlendi, (böylece) kafirlerden oldu.”[8]

Bizler, Allah’ın yeryüzündeki hayat için ne dilediğini anladıktan sonra, O’na yeryüzünde vekâlet edecek halifenin de görevlerinin ne olduğunu anlamış oluyoruz. Bu görevler ilkeler halinde Kur’an’da şu ifadelerle anlatılmaktadır:

“Allah’a itaat edin, Rasûlüne itaat edin ve sizden olan ulu’l emre de. Herhangi bir konuda ihtilafa düşerseniz, Allah’a ve Resul’üne gidin…”[9]

“O sizi topraktan yarattı. Ve sizi, orayı imar etme ile görevlendirdi.”[10]

“İçinizde iyiliği emreden, kötülükten neyheden bir topluluk bulunsun.”[11]

“Biz istedik ki mustazafları yeryüzünde önderler yapalım.”[12]

“Onları iktidara getirdiğimizde, namaz kılarlar, zekât verirler, iyiliği emredip kötülükten nehyederler.”[13]

Dikkat edilirse, ayetlerin hemen hepsi ferdi yapılan işlerden ziyade insanların bir araya gelmesi ile oluşturacakları bir güçle, iktidarla yapacakları işlerden ve sorumluluklardan bahsetmektedir. Demek ki bu, bir güç ve kuvvet yani devlet otoritesi işidir. Allah, bu manada kendisine vekil olarak bir ferdi değil, fertlerden meydana gelen bir gücü sorumlu tutuyor.

İşte, ikinci manada vekâlet Allah’ın ubudiyetini gösterecek kurum ve güç demektir. Bu güç, Allahu Teâlâ’nın dünya hayatında insanları alakadar eden bütün hükümlerin icrasında sorumluluk sahibidir. Böylece islam dairesi altında bulunan insanlar birbirlerine haksızlık etmeden adil bir yaşam biçimine kavuşmuş olurlar. Aynı şekilde bu güç, Allahu Teâlâ’nın “Maliki yevmiddin” sıfatını da yarattıklarına gösterir. Bununla da insanların yalnızca dünyada değil, gerçek ve sonsuz yaşam yeri olan ahirete de hazırlanmasını sağlar. Bu hazırlık, iman edenlerin ebedi hayatlarının heba olmasına engel olmak, iman etmeyenlerin ise; ahiret gerçeği karşısında Allah’a yönelmelerini sağlamaya çalışmaktır.

Bütün bu ve bezeri konularda halife, Allah’ın vekilidir, halefidir. Eğer böyle olmasaydı, Allah sadece vicdanlarda ve zihinlerde anılan, manevi otoritesi olan bir ilah olurdu. Bu anlayış ise, Hristiyanlıktaki ilah anlayışından farklı değildir.

Allah azze ve celle, Âdem aleyhisselam’ı hem fert planında halife hem de devlet, yani güç anlamında kendisine vekâlet edecek şekilde halife olarak yaratmıştır.

Meleklerin itiraz ettikleri fakat bilmedikleri konu buydu. -Allah en doğrusunu bilir- Öyle ki bilgi kendilerine sorulduğunda itaat ve ibadet anlayışıyla Allah’ı tasdik ediyor, kendi acizliklerini itiraf etmek durumunda kalıyorlardı.

“Rabbimiz! Seni tenzih ederiz. Öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yok, gerçekten her şeyi bilen ve her şeyi hikmetle gören sensin, dediler.”[14]

————————

* Nebevi Hayat Yayınları – “Peygamberlerin Tevhid Mücadelesi” kitabından alıntıdır.


[1]. Bakara, 30

[2]. Zariyât, 56

[3]. En’âm, 162

[4]. Hacc, 77

[5]. Hud, 61

[6]. Bakara, 30

[7]. Bakara, 30

[8]. Bakara, 31-34

[9]. Nisâ, 59

[10]. Hud, 61

[11]. Âl-i İmrân, 104

[12]. Kasas, 5

[13]. Hacc, 41

[14]. Bakara, 32