Serbest Köşe – Ümit Şit / 2026 Haziran / 163. Sayı
Hava hafif karanlık. Ya bulutlu ya da akşam olmak üzere; zamanın tam olarak neresinde durduğumuzu kestiremiyorum. Bir mezarlık yolundayım ve önümde omuzlar üzerinde giden, siyah bir örtüyle kaplanmış tabut. Yaklaşık bir düzine kadar insan ile ağaçlardan dökülen kuru, sarı yapraklara basarak ilerliyoruz. Garip olan şu ki, bu kadar insan yürürken etrafta ayak seslerinden başka hiçbir şey duyulmuyor; kimse nefes almıyor sanki. Kimi yaprak rüzgârsız havada uçuşuyor, kimi yaprak ise ayağımızın altında eziliyor. Yapraklar ezilip kalıyor. Onlar kalıyor, biz ilerliyoruz. İlerlerken bir ağaç ilişiyor gözüme; devasa, adeta göğe uzanan simsiyah bir gövdeye sahip. Bakarken, “Kim bilir kaç cenazeye şahit olmuş?” diye düşünüyorum. Tam o an, ağacın kabuğundaki budakların insana benzeyen siluetler oluşturduğunu fark edip ürperiyorum.
Bu düşüncelerleyken topluluk, aniden beliren taş bir tünelden geçip farklı, sisli bir yola doğru ilerliyor. Tünelin çıkışı, biz uzaklaştıkça hızla küçülüyor ve arkamızda dipsiz bir karanlığa dönüşüyor. Bir süre önce gördüğüm koca ağaç gibi o karanlık kapı da ardımızda kalıyor; sanki geldiğimiz dünya tamamen siliniyor. Birkaç kişi iç çekerek ağlıyor ama yüzlerine dikkatlice bakmak istediğimde, hatlarının sürekli buğulandığını, adeta silindiğini fark ediyorum. Kimsenin yüzü seçilmiyor. Zaman ilerliyor mu yoksa tamamen durdu mu, bilmiyorum. İlerledikçe göğsüme ağır bir taş oturuyor, bir korku kaplıyor benliğimi. Bir an önce şu cenazeyi defnedip gitmek istiyorum buradan.
Nihayet, iki kişinin derin bir çukurun önünde kazma ve kürek ile beklediğini görebiliyorum. Yaklaştıkça çukurun önünde bekleyen iki kişinin yüzü daha da belirginleşiyor. Yüzlerinde ne bir üzüntü ne de bir yorgunluk ifadesi var. Göz bebekleri yok gibi; daha çok kapkara bir boşluğa bakar gibi tabutun gelişine manasız, donuk gözlerle bakıyorlar. Tabut taşıyıcıları onlara doğru ilerlerken mezarcılar da kafalarını milimetrik ve mekanik bir açıyla çevirerek gelen tabutu izliyorlar. Etrafıma baktıkça karanlığın kasveti bürüyor her bir yanı. Ürpertiler içinde, karanlığın boğduğu ağaçlarda yaşam belirtisi tamamen kayboluyor. Ağaçlar artık birer bitki değil, gökyüzüne uzanan siyah pençeler gibi silikleşip gölgeye bürünüyor.
Bu kabusvari hislerle boğuşurken kendimizi mezarcıların yanında buluyoruz. Derin, sonu görünmeyen bir çukurun önünde hâlâ o cansız heykeller gibi duruyorlar. Derinden, sanki her yerden ve hiçbir yerden gelen bir ses nidasıyla mezarcılar içinde bulundukları hareketsizlikten kurtuluyor. “Tabutu indirelim,” diyen ses imama aitti ama imamın yüzünü de tıpkı diğerleri gibi net göremiyorum. Tabutu indirmek için öne atılmak istesem de görünmez bir duvar varmış gibi birkaç gölge önüme geçiyor ve kendimi en arkada buluyorum. Tabutun içinden özenle kefenlenen cenaze çıkartılıyor. Bir metre derinlikte olan iki mezarcıya uzatıyorlar. Mezarcılar, sanki taşıdıkları şey bir insan değil de boş bir çuvalmış gibi hiç de hassas davranmadan atıyorlar çukura. İmam mezarın dışından mezarcıları; “Evet, evet öyle… Boynunun altına biraz daha toprak koyalım… Şimdi sağ tarafına biraz yatıralım… Evet, şimdi kefenin iplerini çözelim,” diye yönlendiriyor.
Ancak kefenin ipleri çözülmüyor. İmam, daha sert, emredici bir şekilde silkeleyerek “Çözün,” diyor. Mezarcılar sert bir şekilde ipi çözmeye uğraşırlarken ben olduğum yerde sallanıyorum. Mezarcılar tekrar çözmeye çalışırken ipleri, ben ileri geri beşik gibi sallanıyorum. Mezarcılar anlık durduklarında ben de durduğumu hissediyorum. Sonra mezarcılar tekrar ipleri çözmeye çalışırlarken ben sarsılıyorum. Göğsümde o düğümlerin çekildiğini hissediyorum! Allah’ım neler oluyor? Yoksa… yoksa…
Bu cenaze ben miyim? Yok… yok, ben olamam! Daha yapacak çok işim olduğundan değil ama ölümün bu tekinsiz, zamansız gelişi beni hazırlıksız yakaladı. Hızlıca zihnimden; kılmak isteyip de kılamadığım namazlar, tutmak istediğim ama tutamadığım oruçlar, devirdiğim kamyonlar, kırdığım cevizler, aşksız yaşayamadığım ama Allah yokmuş gibi yaşadığım onca zamanlar, tıpkı hızlandırılmış bir film şeridi gibi akıyordu. Öldükten sonra beyin fonksiyonları bir zamana kadar kendini kapatmadığından sanırım zihnime engel olamıyorum. Yoksa burası beyin fonksiyonlarının bittiği yer mi?
Mezarcıları artık göremiyorum, etrafı tamamen siyah bir sis kaplıyor. Hızlı bir şekilde düşünmem lazım. Ben ölmüş isem en son yaşadıklarımı hatırlamam lazım. Böylelikle nasıl öldüğüm aklıma gelir. Nasıl öldüğüm aklıma gelirse kesin öldüğümü anlarım. Ama yok, ölüm nedenimi hatırlamıyorsam bu ancak bir rüya olabilir. Evet… evet… Hemen düşün, nasıl öldün? En son kimin yanındaydın? Nereye gidiyordun? Bir trafik kazası mı? Kimseye çatmam ama birisi mi öldürdü? Yoksa bir hastalık sonucu mu? Yok, yok; hiçbir şey hatırlamıyorum. Zihnimde geçmişe dair kocaman, karanlık bir boşluk var sadece.
Peki, peki; şimdi bu gidiş nereye? Günahların tartılacağı o yerde sağ kefeme bakıyorum, boş. Sol kefeme bakıyorum, ağzına kadar kapkara bir yükle dolu. Ah, ah! Keşke! Şimdi ölmesem diyorum. Rüya olsun Allah’ım, ne olur! Ölüm nedenimi ve öncesini hatırlamıyorsam rüyada olmalıyım. Hayır, hayır; ben ölmedim. Sağ kefemi doldurmadan ölmemem lazım. Bu ancak bir kâbus. Kendimi ısırmalı ve uyanmalıyım. Hadi! Hadi! Uyan! Uyaann!
Birden yataktan sıçrayarak uyandım. Etrafıma korku ve dehşetle bakıyordum. Odamdayım… Yatağımın içinde ter nehrinde yüzüyorum sanki. Kapı yavaşça, gıcırdayarak açıldı. Annem içeri girmeden, kapı aralığından sadece sesi geldi: “Hadi, kahvaltı hazır tembel teneke.” Annemin sesini duymak içimi rahatlattı. Çok şükür rüyaymış. Çok şükür Allah’ım, rüyaymış.
Yavaş yavaş, düşünceli bir şekilde yataktan kalktım. Odanın içi garip bir şekilde çok sessizdi, dışarıdan hiçbir kuş veya araba sesi gelmiyordu. Güneş ışınlarının odamın camına vuruşunu izledim bir süre; ışık sapsarıydı, tıpkı rüyamdaki o kuru yapraklar gibi… Sonra kafamı sağa çevirince çalışma dolabımın üzerinde annemin haftalar önce astığı bir yazıyı fark ettim. Kâğıda daha da yaklaşarak okudum. Tam o esnada ayağımın altında kuru bir yaprağın ezilme sesini duydum. Odada hiç yaprak yoktu… Ürpererek kâğıttaki o sarsıcı satırlara odaklandım:
“O (Kur’an), kovulan şeytanın sözü değildir. O hâlde bu gidiş nereye?” (Tekvîr Sûresi, 25-26.)



