Serbest Köşe – Derya Fıçıcı / 2026 Haziran / 163. Sayı
“İnsani bilimlerin her dalında uzmanlaşmış kişilere şiddetle ihtiyacımız vardır. Onlar çalışma atölyelerini, bürolarını deyim yerindeyse zaviyelere, çilehanelere dönüştürmüş kimselerdir. Bütün hayatlarını uzmanlaştıkları bu bilim dalına adamışlardır. Sadece fedakârlık bilinciyle değil kuşkusuz, aynı zamanda haz alma bilinciyle de… Ruhunu ilahına adayan abidin bu sırada duyduğu tarifsiz haz gibi…
Ancak hayatı yönlendirenlerin veya insanlık için yol çizenlerin bu gibi insanlar olmadıklarının bilincinde olmamız gerekir.
Sadece öncüler üstün manevi enerjiye sahip kimseler olmuşlardır, olmaya devam edeceklerdir. Sıcaklığıyla irfanın tüm zerrelerini eriten, ışığıyla göç yollarını aydınlatan kutsal meşaleyi taşıyanlar onlardır. Bütün bu cüzleri onlardır kişiliklerinde taşıyan ve bu gıdayla olağanüstü güce kavuşan. Uzak ve ulu hedefe doğru gerçekleşen yolculuğa azık hazırlayan onlardır.”[1]
Bir atın fıtratında doğduğu gün koşmak vardır. Onu nereye hapsederseniz hapsedin, huyudur, dört nala koşar, nallarından ateş çıkarır. Çoktan bırakmıştır vadinin esen rüzgarlarına yelelerini. Zihninde böyle koşanlara hangi çitler, hangi engeller dayanır? İşte insan fıtratı da Allah azze ve celle’yi anmak, onu zikretmek üzere yaratılmıştır. Siz onu hangi prangaya vurursanız vurun, o özgür olmak ister. Fıtratına dönmek ister. Tıpkı bir tay gibi kendisine verilen bacakların hakkını vermek ister, koşmak ister. Çıkardığı o sesin ahengine bırakmak ister kendini.
İnsanın Rabbi ile olan bağı bozulduğunda üzerindeki vakar ve asaletin yerini zillet ve acizlik alır. Allah azze ve celle, insanı ve insanlığın fıtratını bozan düzenlere karşı, fıtratı bozulmamış müminlerin savaşmasını istiyor. Onlara karşı caydırmak üzere bir hazırlık yapmasını emrediyor:
“Allah’ın ve sizin düşmanlarınızı ve onların gerisinde olup sizin bilmediğiniz, ama Allah’ın bildiklerini korkutup caydırmak üzere, onlara karşı elinizden geldiği kadar güç ve savaş atları hazırlayın. Allah yolunda harcadığınız her şeyin karşılığı, zerrece haksızlığa uğratılmadan size tastamam ödenecektir.” (Enfal, 60)
“İlkeler ve fikirler -özleri itibariyle- aktif bir inanç olmaksızın içi boş kelimelerden öte bir anlam ifade etmezler. Ya da en fazla ölü anlamlar olarak nitelendirilebilirler. Bize hayat veren şey, insan kalbinden parlayan imanın sıcaklığıdır. Başkaları, ışık saçan bir kalpten değil de soğuk bir zihinden doğan ilkelere ve fikirlere asla iman etmezler.” (Seyyid Kutub/Ruhun Sevinci)
İnsan kalbinde parlayan imanın sıcaklığı bir başka kalbe değer, ölü bir kalpten canlı bir kalp doğar. Şu hikayede olduğu gibi: Bir bahar gecesi, gökyüzünün yıldızlarını ona sunacağını ümit ederek hüzünlü gözlerini semada gezdirir adam.. Gök bulutludur, tıpkı yüreği gibi. Yükünü ha bıraktı ha bırakacak. Gök birazdan yükünü toprağa sunacak. Yer ise onu içip kurumuş dallara hayat verecek. Bir gonca açacak gülün dalında ve bir yasemin kokusu alacak ortalığı. Adam yüreğiyle kederli gözlerinin içine baktı. Gözlerinin elasında dolaştı. Sonra merhametle, ‘Hadi, benim olanı bana bırak.’ dedi.
Ve gözlerinden yüreğine doğru bir nehir akıyordu. Yüreği ayağa kalktı, ellerinden tuttu; Yalnızlığın ıstırabından üşüyen ruhunu sardı. Bir ses duydu:
“…Çünkü biz, ona şah damarından daha yakınız.” (Kaf, 16)
‘Gel’ diyordu o ses. Bir iniltiyle ‘Nereye’ dedi. Başı secdede olduğu halde ruhu çoktan göğe yükselmişti. Yıldızlar kıskanıyordu onu adeta. Bedeni yerde bir zelzeleye tutulmuş gibi sarsılırken ruhu bir kuş misali semada dolaşıyordu. Sanki Elbruz Dağı’nın karları erimişti de Kafkasya’ya daha önce gelmeyen bir bahar gelmişti. Yeni doğmuş taylar koşuyordu kırların arasında. Atlar yelelerini savuruyordu. Sonbahara yüz tutmuş hislerine çaldı adam bir bahar dalını, asrın karanlığını yeşil ile boğarak. Ve yeryüzü bir bahar dalıyla yeşile kesildi.
[1]. Seyyid Kutub/Ruhun Sevinci



