Kapak Dosya – Mahmut Varhan / 2026 Mart / 160. Sayı

a) İlmi Hizmeti

Hasan Hocamızın Türkiye’deki Müslüman topluma yapmış olduğu en önemli hizmetlerden biri ilim alanındaki hizmetidir. Zira onun gençlik dönemi olan altmışlı ve yetmişli yıllarda Türkiye toplumunda İslami ilimler neredeyse yok edilmişti. Laik cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte bilinçli bir plan dahilinde medreseler ortadan kaldırılmış, alimler ya asılmış veya hapsedilmiş ya da tehcir edilmişlerdir. Böylece İslami ilimleri öğretecek ne bir şahsiyet ne de bir kurum kalmıştır. İşte böyle bir dönemde Hasan Karakaya Hoca İslami ilimleri, ilim merkezlerinde hakkıyla öğrenebilmek için büyük meşakkatlere katlanarak ilim rıhletine çıkmıştır.

Suriye, Lübnan ve Mısır’ı dolaşarak 16 yıl boyunca baba yurduna dönmemiştir. İslami ilimleri hakkıyla tahsil ettikten sonra ana yurduna geri dönmüş ve öğrendiği ilimleri Müslüman Türkiye halkına öğretmek için bütün gayretiyle çalışmıştır. Bir taraftan öğrenci yetiştirmeye çalışırken, diğer taraftan ilmî eserler vermiştir. Medreseyi ihya etmenin zaruretine inanan Hasan Hocamız, İslami mücadelede medrese inşa etmeyi bir zaruret olarak kabul etmiş ve doksanların başında medrese inşa etmiştir. Onun kurmuş olduğu bu medreseden, daha o hayatta iken yüzden fazla talebe mezun olmuştur. Diğer taraftan yazmış olduğu ilmî eserler özellikle de “İslam Akaidi” kitabı Türkiye’deki İslami camia içerisinde bir boşluğu doldurmuştur.

Hasan Hocamız, Ehl-i Sünnet Ve’l Cemaatin ilmî menhecine mutabık vasat bir menhecin takip edilmesinde de önemli bir hizmet ifa etmiştir. Zira 20.asırda bir kısmı ifrat diğer bir kısmı da tefrit olan pek çok ilmî metodlar ortaya atılmıştı. Örneğin Mısır’da Afgani ve Abduh ekolünün ortaya çıkardığı sünneti itibarsızlaştıran İslam anlayışı, İslam âleminde pek çok çevreleri etkilemişti. Bunun karşısında özellikle bazı tasavvuf çevrelerinin bayraktarlığını yaptığı uydurma rivayetleri, İslam olarak arz etme eğilimi de avam halk arasında ciddi rağbet görmekteydi. İşte biri ifrat diğeri tefrit olan bu iki zıt kutup arasında vasat bir yol takip ederek uydurma rivayetleri reddetmekle birlikte sahih sünneti hüccet olarak kabul etme menheci, hayati derecede önemli bir zarurettir. Bu menhecin Türkiye’deki İslami camia arasında neşredilmesi hususunda Hasan Hocamızın önemli bir hizmeti olmuştur. Yine itikadî konularda bir taraftan tekfir düşüncesine kapılan ve Müslüman toplumları umumi olarak tekfir eden ifrat ehli, diğer taraftan laik ve demokratları dahi Müslüman görerek tefrit ehli olan Mürcie ekolü pek çok çevreleri etkisi altına almıştı. İşte Hasan Hocamız, müfrit tekfirciler ile tefrit ehli olan mürcie arasında vasat bir itikadî menhecin neşredilmesinde ve benimsenmesinde önemli bir hizmet ifa etmiştir.

b) Davet ve Tebliğ Alanındaki Hizmeti

Hasan Hocamız, “Sizden hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır”[1] ayet-i kerimesine ve “Allah’a yemin ederim ki, senin sayende Allah’ın bir tek kişiye hidayet vermesi senin için, kızıl tüylü develerin olmasından daha hayırlıdır.”[2] hadis-i şerifine imtisal ederek hayatını İslam’a davet etmeye adamıştı. Mısır’da İhvan-ı Müslimin ile tanışan ve İhvanın yaz eğitim kamplarına katılarak tebliğ ve davet konusunda teorik ve pratik olarak kendisini yetiştiren Hasan Hocamız, Türkiye’ye döndükten sonra bu tecrübesini ana yurduna taşıyarak davet faaliyetlerine başlamıştır. Hasan el-Benna’nın “Risaleler” isimli kitabını tercüme ederek toplumda İslami bir şuurun oluşmasına katkıda bulunmaya çalışmış, bu kitabı tercüme ettiği için mahkemeye sevk edilmiş ve cezalandırılmıştır. 1970’li ve 80’li yıllarda darbeci yönetimlerin baskıcı ve zalimce uygulamalarının hüküm sürdüğü, toplumun çeşitli kamplara bölündüğü ve her gün sokaklarda insanların hunharca öldürüldüğü o karanlık dönemlerde dahi İslam davasını sürdürme ve karanlıkta insanların önünü aydınlatan bir meşale yakma gayreti içerisinde olmuştur.

Despotluğun hâkim olduğu bu dönemlerde dava sahibi olmanın ne kadar zor ve riskli olduğu bilinmektedir. Öyle ki, hocamızın anlattığı üzere toplumun karşı kutuplara bölündüğü bu dönemde davet ve tebliğde bulunmak amacıyla umumî ulaşım araçlarına ancak grup halinde binebilmekte ve yanlarında saldırıya uğrama ihtimaline binaen muhakkak tabanca taşımak zorunda kalmaktaydılar. Bu zor şartlarda dahi davet çalışmalarını sürdürmeye gayret etmiş, Allah’ın tevfîki ile kendisiyle birlikte hareket eden bazı arkadaşlarıyla beraber bir topluluk/cemaat oluşturmaya muvaffak olmuştu.

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in “İnsanları doğru yola çağıran kimseye, kendisine uyanların sevabı gibi sevap verilir. Ona uyanların sevaplarından da hiçbir şey eksilmez.”[3] Hadis-i şerifi gereğince bu çalışmalardan istifade eden ve hidayete ererek Allah’ın dini üzerinde hayatını sürdüren binlerce insandan dolayı hocamıza da bir hisse ulaşacağını umuyoruz. Allah azze ve celle ona ve İslam davası uğrunda öncülük eden arkadaşlarına mükafatlarını en güzel şekilde ihsan buyursun.

c) Müslümanların Derdiyle Dertlenmesi ve Mazlum Müslümanlara Yardımcı Olmak İçin Gayret Etmesi

Hasan Hocamız sürekli olarak “Müslümanların işlerine önem vermeyen (onların dertleriyle dertlenmeyen) onlardan değildir.”[4] hadisini hatırlamakta ve hatırlatmaktaydı. Bu hadis adeta onun hayatının şiarlarından biri olmuştu. O bütün hayatını, İslam coğrafyasının sıkıntılarıyla ve Müslüman toplumların dertleriyle dertlenerek geçirmişti. Mazlum Müslümanlara yardımcı olabilmek için sürekli bir şekilde çabalamakta ve çevresindeki Müslümanları da bu hususta teşvik edip gayretlendirmekteydi. Kafirlerin işgaline uğrayan Afganistan, Irak, Suriye ve Filistin’deki Müslümanlarla gönül bağını sürekli taze tutmuş ve onların sıkıntılarını paylaşarak hafifletmek için elinden gelen gayreti ortaya koymuştu. Bu ve benzeri Müslüman coğrafyalarda bulunan İslami hareketlerin alimleri ve öncü şahsiyetleriyle ziyaretleşmeye önem vermekteydi.

Bundan dolayı da İslam âlemindeki çeşitli İslami hareketler tarafından tanınmakta ve sevilmekteydi.

Özellikle 2001’de işgal edilen Afganistan’daki Taliban hareketini ve onlara destek veren muhacirleri önemsemekte ve onların zaferi için gayret göstermekteydi. Aynı şekilde 2011’de başlayan Suriye’deki Müslüman halkın zalim Esed yönetimine baş kaldırmasını ve Nusayri rejimini devirerek İslami bir yönetim kurma mücadelesini desteklemekte ve başarısı için gayret göstermekteydi.

Yine Arap Baharı denilen halk ayaklanmalarıyla ortaya çıkan vakıadan ve Mısır’da Müslüman Kardeşlerin yönetime gelmesinden umutlanarak son derece sevinmişi, bir taraftan bu sevincini paylaşmak diğer taraftan tavsiye ve nasihatlerde bulunmak üzere Mısır ve çevresindeki bazı ülkeleri -o dönemde çok riskli olmasına rağmen- ziyaret etmişti. Kendisinin daha sonraki süreçte aktardığı üzere tavsiye ettiği hususlardan biri de Mısır ordusuna güvenmemeleri gerektiğini çünkü ordunun Batının güdümünde hareket ettiğini ve bu konuda tedbir almalarının zaruretini İhvan yöneticilerine bildirmesiydi. Özellikle bunu da tavsiye etmesi Hasan Hoca’nın, İslam âleminin sorunları hususundaki tecrübesinden ve basiretinden kaynaklanmaktadır. Zira daha sonra ortaya çıktı ki İhvan yönetiminin başına gelen en büyük musibet, Mısır ordusunun darbe yapması ve Rabia Meydan’ında beş bin Müslümanı katlederek İhvan yönetimini devirmesi ve on binlerce İhvan mensubunu tutuklayıp zindanlarda şiddetli işkencelere tabi tutmasıyla meydana gelmişti. Hasan Karakaya hocamız bu olaylardan dolayı şiddetli derecede mahzun olmaktaydı. Allah kendisine rahmet eylesin ve dünyada çektiği sıkıntıları ve acısına katlandığı hüzün ve kederleri kendisi için ecir ve mükafata dönüştürerek sonsuz saadetlere mazhar eylesin.

d) Cihadi Hizmeti

Hasan Karakaya Hoca, İslam âleminin, Batılıların tasallutundan kurtuluşunun ancak Allah yolunda cihad etmekle mümkün olabileceğine inanmaktaydı. Bu konudaki ayet-i kerimeleri ve hadis-i şerifleri tevil ederek cihad mefhumunu sulandıranları/tahrif edenleri sert bir şekilde tenkit etmekteydi. Türkiye’deki İslam toplumu arasında cihadi düşüncenin ihya edilmesinde, Müslüman gençlerin cihad coğrafyalarını ve işgalci kafirlere karşı Allah yolunda savaşan mücahid hareketleri merak ederek takip etmesinde katkısı olmuştu. Sohbetlerinde ve yazılarında, İslam’ın aziz olmasının ve küfrün zelil olmasının yalnızca Allah yolunda cihad etmekle mümkün olabileceğini açık ve net bir şekilde ifade etmekteydi. Nitekim bir sohbetinde şöyle demekteydi:

“Gençler! İşte temennimiz, Allah’tan isteğimiz ve ümidimiz odur ki, geçmişteki vücudunu oklara, kılıçlara hedef yaparak paramparça olan hatta karnını yarıp ciğerini çiğnedikleri Hamzalar olasınız!

Mekke’nin en büyük zenginlerinin çocuğu olmasına rağmen, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in de vazifelendirmesi ile Medine’ye hicret eden, sırtında hiçbir şeyi olmayıp tek cübbesi olan -iç dış çamaşır diye bir şey yok- Uhud Savaşı’nda savaşarak öldürülen ve kendisini elbisesiyle kefenlediklerinde, “cübbeyi başına çektiğimizde ayakları açıkta kalıyordu, ayaklarını örtüğümüzde başı açıkta kalıyordu” dedikleri zaman, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in, “Ayaklarına biraz ot koyun, kafasını örtün” dediği genç ve yakışıklı Mus’âb b. Umeyr’ler örneği olursunuz inşallah!

Yine temennimiz odur ki akşam gerdeğe giren, sabahleyin savaş ilan edildiğinden dolayı vakit bulup yıkanamayan, o haliyle savaşa katılan ve şehit olduktan sonra, Rasûlullah’ın “Bu gencin neyi var ki, melekler bunu yıkıyorlarken gördüm” dediği Hanzalaları yenileyesiniz inşallah! Aman Allah’ım, ne yiğitler bunlar!

Yine temennimiz odur ki Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kendisi hakkında, “Allah’ın yalın kılıcı” dediği Halid b. Velid’i yenileyesiniz inşallah! Bugünkü Humus’u kırk kişiyle fethetmişti. Bunlar da can taşıyorlardı! Bu yüce dava onların mücadeleleri ile doğudan batıya hâkim oldu.”

İşte bu ve benzeri yüzlerce sohbet, ders, seminer ve yazıları semeresini vermiş ve gençlere cihad ruhunu aşılamaya muvaffak olmuştu. Allah emeklerinin karşılığını kat kat fazlasıyla kendisine ihsan buyursun!

Hasan Karakaya Hoca cihad olmadan İslam’ın aziz olmayacağına ve ümmetin tekrar eski izzetli günlerine dönmeyeceğine inanmakla birlikte, İslam’ın savaş hukukuna riayet etmeden ve ümmet-i Muhammed’in genel maslahatlarını göz önünde bulundurmadan eksik tecrübeleri ve tehevvür derecesindeki hataları sebebiyle savaş hususunda aşırıya giden tekfir düşüncesine sahip kesimleri de şiddetle eleştirmekteydi. Böylece cihad ruhundan tecrid edilmiş bir İslam düşüncesine sahip olan ılımlı İslam taraftarlarının bozuk görüşlerini şiddetle eleştirip reddederken, diğer taraftan savaş hususunda İslam hukukunun sınırlarını aşan Harici düşüncelere sahip olan ve Müslümanların kanını ve malını helal gören tekfirci kesimleri de şiddetle eleştirip reddetmekteydi. Nitekim “Işid” tarafından hilafet ilan edildiğinde, “plastikten bir halife” diyerek sert bir şekilde yapılanları eleştirmiş ve bu yapının Müslümanlara zarar vereceğini beyan etmişti. Hasan Hoca diğer bütün hususlarda olduğu gibi cihad hususunda da itidalli olmayı ve vasat bir çizgi takip etmeyi teşvik etmekteydi.

e) Müslümanları Birleştirme Hususundaki Gayretleri:

Hasan Hoca’nın en temel özelliklerinden biri de ümmetçilik vasfına haiz olmasıydı. Ümmetin birliğini ve Müslümanların birlikte hareket etmelerinin gerekliliğini savunur, ayrılığı ve bölük pörçük olmayı şiddetle eleştirirdi. Bu konuda varid olan pek çok ayet-i kerime ve hadis-i şerifleri sürekli bir şekilde gündeme taşır ve üzerinde dururdu. İslam aleminde ziyaret ettiği bütün Müslümanlara vahdet içerisinde hareket etmelerini tavsiye ederdi. En çok arzuladığı şey, Müslümanların vahdetini görmekti. En çok korkup çekindiği şey de Müslümanların bölünüp parçalanmasıydı. Sohbetlerinde sürekli bu konunun üzerinde durarak vahdeti tavsiye eder ve tefrikadan sakındırırdı. Nitekim bir sohbetinde şöyle demekteydi:

“Mademki biz, Allahu Teâlâ’nın kitabı ve Rasûlullah’ın sünnetini esas alıyoruz; sünnete sokulan bidatler bizi bağlamaz asla. O halde efsanelerle milleti uyuşturmayalım. Nedir bu bölük pörçüklük, yetmedi mi artık? Bölük pörçük olmamızdan istifade ederek, kafalarımızı ezmelerinden niye ibret almıyoruz? Ne oluyor bizlere? En büyük acı bu… Yani güneş doğmuş, Allah’ın güneşi… Bu, güneşten daha azim bir şey. Güneş dünyada olmasa, biteriz biz. Ama bu manevi güneş, insanların akıllarıyla idrak edebilecekleri bir şey değil. Güneş doğmuş, adam pencereleri kapatıp işte bu lambaları yakıyor. Bu lambalar bana yeter, ne lüzum var (güneşe diyor)? Ula gardaş! Güneşin yerini tutar mı? İlahi nizamdan ilham alsana! Ve herkes kendisine bir hücre yapmış, ortada bir mumu var, onu yakıyor, bu bana yeter deyip de teselli oluyor! Nerede kaldı Kur’an’ın ana maddelerinden biri olan, ‘Hep birlikte Allah’ın ipine sarılın, sakın ha sakın ayrılığa düşmeyin.’

Allah’ın ipi kabul ediyor. Yani eğer bu olmazsa, bizler sanki bir bataklığa batmışız, boğulmak üzereyiz veya denize, suya dökülmüşüz de orada, aşağıda bir ip var, dalları budakları var, hepiniz ona sarılın ki boğulmayasınız. Ayrılığa düşme yok. Ben ipten tutmayacağım, tutma da boğul git ne olacak!

Peygamber efendimiz çeşitli hadislerinde şöyle buyurmaktadır: ‘Allah’ın yardımı birlik beraberlik içinde olanlaradır.’, ‘Kim ayrılırsa, cehennemin ateşine ayrılır.’ Düşünün! Rasûlullah’ın mescidi varken, Tebük Savaşı’na gitmek üzereyken münafıklar Müslümanları bölmek için Dırar denilen, Kur’an’da geçen, adına zarar verme mescidi diye Dırar denilmiş, diyorlar ‘Çok uzağız Rasûlullah’a, ha bu tepede bir cami de biz yapalım, burada ibadet edelim’. Dertleri (insanları Mescid-i Nebevi’den) uzaklaştırmak; çünkü Rasûlullah’a gittiklerinde, hikmetli bir sözü ile millet münafıksa da imana geliyor. Yani fırsat hazır, millet de Bizans’a karşı savaşa gidiyor, büyük savaş, herkes oraya hazırlık yapıyor. Hemen mescit konduruyorlar! Bir rivayete göre Rasûlullah daha savaşa çıkmadan önce gidip o camiyi yıktırmış, ondan sonra gitmiş. Başka bir rivayette döner dönmez ayağının tozu ile eve girmeden, gidip o mescidi yıktırıyor. (Müslümanları) bölük pörçük etmeye yol açmasın diye.

Müslümanlar! İşin garibi Avrupa’da Müslümanların mescitleri var, her biri diğerininkine dırar diyor. Hangisi dırar, hepsi dırar diyesimiz gelmiyor! Ula gardaş, Allah’tan korkun. Niye oraya gitmiyorsunuz (denilecek olsa), ‘orası Mescid-i Dırar’ diyor. Sanki kendisi peygamberin temsilcisi de… Ne duruma düşmüşüz!

Yani velhasıl gençler! Eğer Müslümansak, el ele vermemiz lazım. Tek başımıza kalsak, cirmimiz ne ki, yerimiz kadar yer işgal ederiz. Herkes kendini Balkanlar fatihi kabul etmesin! Bu bir atasözü olmuş; Balkanları fethetmek çok zor, çok çektirmişler. Ordu gidiyor, devamlı çok zayiat verip duruyor, zayiat verip duruyor. Bunun için Balkan fatihi oldu mu, sanki İstanbul’un fatihinden daha büyük. Kimse kendisini Balkanlar fatihi kabul etmesin. Allah rızası için gelsin, el ele versin.

Ha şu hastalığa karşı da hassas olalım; ayrı olalım kardeş kalalım diyenler, kardeşliği anlamamışlar. Kardeş ayrı olmaz, beraber olur. (Allah Teâlâ,) ‘Müminler ancak kardeştir’ demişse, ayrı olsunlar da kardeş olsunlar edebiyatı yok. Ayet bunu bitirmiş. Bak, ‘Hep birlikte Allah’ın ipine sarılın, sakın ha sakın ayrılmayın’, ‘Tartışmayın, yoksa başarısızlığa uğrar da kokunuz/gücünüz yok olup gider’ (buyuruyor Yüce Mevla). Yani birbirinizle eften püften şeylerle tartışmayın ki, başarısızlığa uğrarsınız, ne yaparsanız başaramazsınız; kokunuz dağılır diyor ayet-i kerimede. Bizde koku mu var, (burada) güç kuvvete koku adı veriliyor; gücünüz dağılır gider diyor açık ve net.

Nedir bu bölük pörçüklük ya Rabbi! Biz esasız, bize tabi olun (deniliyor). Kimse esas değil, Allah’ın kitabı esas, Rasûlullah’ın sünneti esastır. Ama anlayışlarımız farklı (deniliyor). Farklılık demek ki bizim kendimizden geliyor, Allah’ın kitabı ve Rasûlullah’ın sünnetinde yok. Müslümanların birleşmesi lazım, birleşmesi lazım, birleşmesi lazım! Birleşemiyorlarsa daha çok çiğnenirler, daha çok kanları akar. Hadis-i şerifin beyan ettiği gibi Yüce Mevla da merhamet etmez.

Gavurlar da “böl-yönet” (kuralı ile hareket etmektedirler); İngilizlerin ana maddelerinden biridir bu. Böl-yönet insanları, böl idare et; beraber tut, idare et değil. İşte görüyorsunuz Irak’ta Sünnîlik, Şiilik (ayrılığını) İngilizler Amerikalılara telkin ettiler. Şiilere iktidarı verdiler, Sünniler boğuşsun dursunlar. İkisi de Amerika’ya abi desin… Hatta İngilizler Irak’ın işgalinde Basra tarafını, Şii topraklarını kendileri işgal ettiler. Şiilerin üzerine gittikçe onlara tanklarda çiçek serptiler. “Bunlar bizi Saddam’ın zulmünden kurtarmaya gelmiş” (dediler). “Sizin gibi adamları hiçbir Arap anası doğurmadı” (dediler). Vay anam vay! Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e de gidiyor… Ne diyorlar sloganda, ilk Kuveytli hainler dediler Amerika askerlerine, Amerika askeri Kuveyt’e çıktığında Kuveytli askerler yere kapanıp secde ettiler ve onlara şöyle dediler: “Sizin gibi evlatları hiçbir Arap anası doğurmamıştır.” Bunlar Müslüman mı gavur mu gençler? Herhalde Rasûlullah da bunlardan olamıyor! Arap doğurmuş çünkü… Halit de olamıyor… Rasûlullah olamayınca hiç kimse olamıyor. Kimden, Amerika’nın conisinden… Neye gitmiş, oranın petrolünü yemeye… Iraklı Şiiler de bunu söylemiş. Eyvah! Nedir bu Müslümanların hali. Böl- yönet; biraz büyürse bölüyorlar, çeşitli desteklemelerle, alttan alttan fitnelerle…

Ama şu andaki Allah’ın kitabı, Rasûlullah’ın sünnetine gönül vermiş Müslümanların bölünmeleri a’nın, b’nin suçu değil, İngilizlerin böl- yönet meselesi değil; nefis meselesi, şeytan meselesi, ben, benim meselesi, en iyi ben bilirim, en büyük abi benim meselesidir… Git bakalım, nereye kadar gideceksin. Çok kötü! Bunu biliyorsak ki biliyoruz, “Bulunmaz mı çare nedir bu illet, böyle hayat sürmek ne büyük zillet” diye eskiden marşlar var ya, “Hep birlik olalım, çünkü rahmet inmez ayrı durana.” Müslümanların eskiden söyledikleri marş…[5] Yani ayrı durana Allah’ın rahmeti gelmez. Beraber olmaları lazım. Bu hastalığa son vermek lazım.

Müslümanlar bu hususta ellerini kafalarına koyarak düşünecek; ben ayrı kalsam neyim, kaç kişim var. Bunlar (sanki), “Hadi iyi bir televizyon programı yapalım da şov yapalım” (diyorlar). Ondan sonra ne olacak, dağılıp gidecekler. Herkes işine bakacak, kendi tabanına moral vermek için adeta şov programları yapılıyor. Nasıl üzüyor beni biliyor musunuz?

(Bazıları sanki,) “Bak burada ne kadar adam topladık, var mı bizden büyüğü?” (diyorlar). Eyvah! Mesele asıl o mu kardeş! Fiilen, gerçekten el ele versene, Allah’tan korksana! Bu hepimiz için geçerli. Binaenaleyh Müslümanların birleşmesi gerektiğine inandığımızdan ve bu olmadan da Allah’ın zaferinin, yardımının gelmeyeceğini Yüce Allah ayet-i kerimesinde, Rasûlullah (hadislerinde) açıkça beyan ettiğinden; biz de birleşik olmayan, bizimle olmayan Müslümanları eleştirmeyi bir tarafa bırakalım; ham insanlarla uğraşıp onlarla gidelim. Ola ki bir gün Müslümanların aklı başına gelir. Eleştirmeler yaklaştırmıyor, uzaklaştırıyor.

(Birileri,) ‘İyi ama, kusurlarını tıraşlayıp gözünün önüne dökeyim de ibret al’ (diyecek olursa, ona deriz ki:) Böyle kabul etmiyor. Ayet bile okusan tevil ediyor, o ayet o manayı ifade etmez ki diyor, sen o ayeti okudun ama ben daha nice ayet biliyorum diyor. Bulunduğu hale çare bulmak için ya ayetleri, hadisleri tevil ediyor veya birini bırakıp öbürüne zıplayabiliyor; var olan durumunu meşrulaştırmak için… Meşru olmaz asla. Güneş balçıkla sıvanmaz, ayrılık asla olmaz.

Benim kafam birleşmeye müsait değil (diyenler varsa), o biraz bocalayıp dursun. Açık söylüyorum; ‘bocalayıp dursun.’ O bocalama ile nice kişiler bölünmüş, bocalamışlar. Bir bocalama grubu da onlar olur. Sonra bir daha ayrılırlar, bir daha bocalarlar. Öyle gider bu… Tarih boyu bölünenlerin hali bu olmuştur.”

f) İslam Âlemine Çöreklenmiş Bulunan Küfrün Kaldırılıp İslami Nizamın Kurulması Uğrundaki Gayretleri:

Hasan Karakaya hayatını, bu yüce gaye uğrunda yaşadı. Bütün gayretini, küfrün yok edilip İslam’ın hâkim olmasına yoğunlaştırmıştı. Derslerinde, sohbetlerinde, seminer ve kitaplarında en çok bu konu üzerinde durmaktaydı. Zira İslam alemine çöreklenmiş küfür sistemleri yok edilmeden, Allah’ın dininin hâkim olamayacağını ve Müslüman toplumların bir bütün olarak dinlerini yaşamayacaklarını çok iyi bilmekte ve sürekli bunu vurgulamaktaydı. Bundan dolayı Mısır’dan döndükten sonra İslami çalışmalarına başlamış ve vefat edinceye kadar aralıksız bir şekilde bu çalışmalarını sürdürmüştü. Dünya Müslümanlarıyla ziyaretleşmekte, onlarla istişareler yapmakta ve bu büyük gayeyi gerçekleştirme uğrunda bütün Müslümanların birbirlerini desteklemeleri gerektiğine gönülden inanarak bu inancının gereklerini yerine getirmeye çalışmaktaydı.

İslam alemindeki pek çok İslami hareket tarafından tanınan ve sevilen Hasan Karakaya Hocanın, en çok dikkat çeken özelliklerinden biri de bu vasfıydı. Nitekim Hasan Hoca sohbetlerinden birinde Müslümanların genel sıkıntılarından ve bu sıkıntıların ortadan kaldırılma yollarından bahsederken şöyle demektedir:

“Nihayet Allah’ın erleri çıktı. Yeter artık dediler. Çeşitli yerlerde başladı bu, hiç beklemediğimiz topraklarda. ‘(Ey Muhammed!) İman edenlere düşmanlık etmede insanların en şiddetlisinin kesinlikle Yahudiler ile Allah’a ortak koşanlar olduğunu görürsün’ ayet-i kerimesinin ifadesiyle Müslümanların en beter düşmanı Yahudiler, bir de Allah’a ortak koşanlardır. Yahudiler geldi, Müslümanların ilk kıblesini işgal ettiler. Oradaki yiğitler onlara rest çektiler, hala çekiyorlar. Allah ayaklarını sabit kılsın, saptırmasın! Maalesef yer yer sapılıyor! İsrail ne kimyasal/Napalm bombalarla (Müslümanları bombalıyor). Napalm bombalar vücudunuza vurduğunda, siz kendi vücudunuzu elinizle parça parça ediyorsunuz; müthiş kaşıntı yapıyor. Öyle ki (bu bomba ile yaralanmış) bir askeri yakalar yakalamaz, ilk önce kollarını tutmaya çalışıyorlar; zira etlerini koparıyor. Mısırlı askerleri hep Napalm ile vurdu İsrail haini… Mısır’da resmi istatistiklere göre 52.000 asker öldürdü. Ürdün’de 36.000, Suriye’de 30.000…

Hiç beklemediğimiz, o gariban insanlar olan Afganlar; daha tren diye bir şey tanımıyorlar. Bizimle okuyan Afganlara, “tren görürseniz nereye saklanacaksınız” diyerek espri yapıyordum. Yolları taş… Adamlar kürekle yollarını onarıyorlar. Görürsünüz Afgan’a giderseniz. Kürekle biraz kum getirip, kasise koyuyorlar. Giden yolcu da şoför de birkaç kuruş verirse, emeğinin karşılığı olarak alıyorlar. Böyle insanlar Rus köpeğini dize getirdiler. Çekilip kaçma durumunda kaldı.

O zamanda Amerika’nın meşhur Kartel diye bir Cumhurbaşkanı var, Cumhurbaşkanı değilken orayı ziyaret etti. Dönünce dediler ki, “Kartel, Afgan’da durum nedir Amerika için?” Dedi ki: “Sormayın, dev mırıldanıyor.” Devi anlıyor musunuz, mırıldanmayı anlıyor musunuz? “Nedir o mırıldanan dev” dediler, “İslam” dedi. O mırıldanıyor dedikleri İslam; aslında İslam’ın yiğitleri şahlandılar, İslam’ı anladılar ve küfür/dünya onun başına çullanıp bitirmek istedi. Şu anda altmış küsür devletin orada askeri var, şov yapıyorlar. Biriniz yetmiyor musunuz, Be Amerika sen yetmiyor musun, daha diğerlerini de getiriyorsun. Birileri de “Biz adam eğitiyoruz yahu, bir şey yapmıyoruz” diyorlar. Niye eğitiyorsun; Müslüman avlasınlar diye… Gerisini de söylesene utanmadan! Maalesef bunu da duyuyoruz! Bilinmeli! Kimi eğitiyor, neyi eğitiyorlar; şii İsmailî fırkasındaki zındıkları eğitiyorlar ki, sünni öldürmenin sevap olduğuna inanıyorlar.

Evet, Afganistan’dan sonra Irak, Irak’tan sonra şu an Arap baharı denilen olaylar meydana geldi. Evet, dünyada Müslümanlar yeter deyince coplarla, dipçiklerle yıldırmaya, zindanlara tıkmakla susturmaya, idam sahnelerinde idam ederek bitirmeye çalıştılar. Çalışsınlar, boşuna… Sonuç vermeyecek. Günümüzde ise toplarla, tanklarla, füzelerle, uçaklarla hatta kimyasal bombalarla şehitlerin vücutlarını parça parça ediyorlar. Irak’taki bir yiğidi şehit etmek için Amerika özel uçakla özel bomba getirdi. Orta Doğuda inecek hiçbir hava üssü yoktu, İngiltere’ye indi. Bağdat’ta özel yer yaptılar da uçak oraya geldi. 20 tonluk bombalar getirdi, etkisi değil ağırlığı… O ismini vermeyeceğim şehidi vurdular, ailesi ile birlikte yere gömdüler.[6] Müslümanlar! Yine küfre rest çeken, haçlılara meydan okuyan bir yiğit vardı biliyorsunuz. Bu adamı şehit ettikten sonra, dünyada görülmedik bir şey yaptılar; yer kabul etmiyormuş gibi Atlantik Denizinin dibine attılar. Tarihte yok bunun emsali… Demek ki Allah o şehide bu şerefi verdi; yeryüzü dar geliyor ona…[7]

Şimdi biz buradan diyoruz ki: Ey kafirler, zalimler, münafıklar ve onlara yağcılık yapan yandaşlarla her münasebette dostluk ellerini uzatanlar! Siz ne yaparsanız yapın, Allah’ın nurunu söndüremeyeceksiniz. Çünkü Yüce Mevla buyuruyor ki: ‘Onlar Allah’ın nurunu söndürmek isterler fakat Allah nurunu mutlaka tamamlayacaktır.’

Bakınız Müslümanlar! Müslümanlardan bir grup, bir topluluk Allah’ın dinini kıyamete kadar savunacak ve bu, hadisle sabittir. Hadis sekiz sahabeden geliyor: Cabir b. Abdullah, Cabir b. Semure, Muğire b. Şube, Ukbe b. Amir, Muaviye b. Ebi Süfyan, Sevban… Diyorlar ki: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: ‘Ümmetimden öyle bir topluluk olacak ki, bunlar Allah’ın emrini ayakta tutacaklardır. Ne onları sahipsiz bırakanlar onlara zarar verecek ne de karşılarına dikilenler zarar verebileceklerdir.’ Bu iş kıyamete kadar devam eder. Yani, İslam’ı temsil eden bir topluluk mutlaka olacaktır. Buhari çeşitli yerlerde bunu zikrediyor. Müslim, önemli olduğundan pek çok yerde bu hadisi zikrediyor.

İşte kafirlerin aklının almadığı bu. Diyorlar ki: ‘Bu bombalara, silahlara rağmen bunlar nasıl da duruyorlar.’ Yığmış tanklarını, toplarını Beşar Esad şov yapıyor. Kaddafi de şov yaptı; ama sonunda kafası ezilerek gitti. Sen de aynı olacaksın, ama bugün değilse de yarın… Ey kafir! Her zalimin bir sonu vardır. Firavundan daha firavun olamazsın; denizde boğulup geberdi gitti. Allah’ın orduları boldur, seni de gebertirler. Allah’ın ismi Sabûr/çokça sabredendir, ama ihmal eden asla değildir.

Evet, ey Yahudiler ve ey NATO güçleri! Afgan’ın başına üşüşmüşsünüz… Ey Çeçenistan’a çullanan Rus ayısı… Ey Irak’taki münafıklar, Amerika’ya yağcılık yapıp borazanınızı öttürüyorsunuz… Ey Yemen’de ve Tunus’ta geberenler… Ey Mısır’da kendi yaptığı sanık tabutlarına, sanık kafeslerine girenler… Ey Libya’da kendisine taptıran Kaddafi… Ey Suriye’deki Beşşar Esed… Sizler bu hadis-i şerifin ifade ettiği hakikat gereği kiminiz perişan oldunuz, kiminiz de olacaksınız inşallah. Rusya’nın, Afgan işgalinden sonra nasıl deprem geçirdiğini biliyorsunuz; beyinsizler olmasa toplanamazdı Rusya. Amerika bankalarının peş peşe battıklarını biliyorsunuz; bu sene bir buçuk iki trilyona yakın açık veriyor Amerika. Şu anda daha yarı yılda… İnşallah o da batacak. Ona sırtlarını dayayarak edebiyat yapanlar da yüzleri kara kara hadlerini bilecekler.

Değerli Müslümanlar! Son olarak biz buradan haykırıyoruz; kahrolsun kafirler! Kahrolsun münafıklar! Kahrolsun zalimler! Kahrolsun kafir, zalim, münafıklara meddahlık yapanlar! Yer yer hoşgörü teraneleri ile milleti kandıranlar! Yeter! Yeter! Bırakın da Müslümanlar artık izzetine ulaşsın! İnşallah ulaşacaklar da! Kardeşlerimize dua edelim ne tankımız var ne topumuz ne füzemiz var ne de uçağımız, bari dilimiz var bununla dua edelim. Eğer yardım edebiliyorsak bir şirin canımız var onu da koyalım ortaya, cömertlik yapalım. Şehitlik önemli bir şey, şehitlik bir ölüm ama film gibi film… O kahramanı iyi oynarsa, müthiş bir şey; cenneti kazanır oh oh… Şehitlere, ‘ölü demeyin’ diyor, bundan ötesi var mı? Ayet ‘diridirler’ diyor. Allah yardımcımız olsun.”

Bu saydığımız ve rabbimizin bildiği birçok faziletli işlerin altına imza atan hocamızdan Allah azze ve celle razı ve hoşnut olsun. Onun ortaya koyduğu hizmetlere sahip çıkmayı bizlere nasip etsin.


[1]. Âl-i İmran, 104

[2]. Buhari, 2942; Müslim, 2406

[3]. Müslim, 2674; Ebu Dâvûd, 4609

[4]. Taberani, Mu’cemu’l- Evsat, 7/270. Huzeyfe b. Yeman’dan rivayet edilen zayıf bir hadistir.

[5]. Hasan Hoca’nın hatırlatmak istediği marşın tamamı şöyledir,

Toptan sarılalım yüce Kur’an’a,

Çünkü rahmet inmez ayrı durana

Müminler İslam’a karşı durana,

Biraz öfkelenip kafayı taksa

Esir mi olurdu Mescid-i Aksa?

İslam toprakları oldu kan gölü,

Akan bütün kanlar Hak için aksa

Esir mi olurdu Mescid i Aksa?

Bulunmaz mı çare, nedir bu illet,

Böyle hayat sürmek ne büyük zillet.

Müslümanım diyen bu kadar millet,

İslam gözü ile kendine baksa

Esir mi olurdu Mescidi Aksa?

[6]. Burada bahsedilen kişi, Irak’ta şehid edilen Ebu Musab ez- Zerkavi’dir.

[7]. Burada bahsedilen kişi, Usame b. Ladin rahimehullah’dır.