Kapak Dosya – Ahmet İmamoğlu / 2026 Nisan / 161. Sayı

İnsan hayatı, doğum ile başlayıp ölüme değin süren bir bütündür ve gençlik çağı bu evrelerden biridir. Gençlik dönemi, çocukluk çağının geride kaldığı, yetişkin olmaya doğru hızlı adımların atıldığı, cinsel, zihinsel ve bedensel gücün zirvede olduğu, biyolojik, psikolojik, sosyolojik, pedagojik ve hukuki bakımdan çok önemli bir gelişim safhasıdır.

İnsanın kimlik ve kişiliğinin inşa edildiği dönemdir. Aile, toplum, devlet ve fikirlerin inşasında gençliğin ve onların üstlendiği rolün önemi büyüktür. Nitekim İslam da gençlere büyük önem vermiş, çocuk yetiştirmeye dair yapılan vurgularda iyi terbiyenin önemine değinilmiştir.

Bir çocuğun hem dünya hem de ahiret mutluluğunu hedef alan böyle bir terbiye ile yetiştirilmesi, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem tarafından “en güzel miras” olarak nitelendirilmiştir.

Gençlik dönemini, elden gitmeden evvel kıymetinin bilinmesi gereken ve kıyamette hesabı mutlaka verilecek olan beş nimet arasında sayarak gençliğin hem dünya hem de ahiret hayatı için ne denli ayrıcalıklı bir lütuf olduğunu Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle vurgulamıştır. “Kul şu beş şeyden sorguya çekilmedikçe Kıyamet Günü’nde ayakları olduğu yerden kıpırdamaz; Ömrünü nerede tükettiğinden, gençliğini nerede harcadığından, ilmiyle ne amel ettiğinden, malını nerede kazanıp nereye harcadığından, bedenini nerede yıprattığından.”[1]

Bedensel ve cinsel gelişme görecelidir. Bu nedenle gençliğin ne zaman başlayıp bittiğine ilişkin farklı görüşler ortaya konulmuştur. Söz gelimi gençliğin “bulûğdan otuz yaşa kadar”, “bulûğdan kırk yaşa kadar”, “on iki ile yirmi beş yaş arası”, “on beş ile yirmi dört yaş arası”, “on beş ile otuz yaş arası”, “on altı ile yirmi beş yaş arası”, “on altı ile otuz iki yaş arası”, “on dokuz ile otuz dört yaş arası”, “yirmi bir ile otuz dört yaş arası”, “otuz ile kırk yaş arası” dönemi ifade ettiği söylenmiştir. Hatta bazı araştırmacılar tarafından herhangi bir yaş sınırlaması yapılmaksızın genç, “yaşı ilerlememiş olan”, “yaşlı olmayan”, “orta yaşlılık devresine girmemiş olan” kimse şeklinde tarif edilmiştir.

“Bulûğ” kişinin çocukluk devresinden çıkıp fiilen veya hükmen cinsî ergenlik kazanmasıdır.

 İslâm hukuku açısından bulûğ, dinî-hukuki hükümlerle tam olarak muhatap olmanın esasını teşkil eden ve göreceli bir nitelik olan “akli olgunlaşmanın” objektif ölçüsü olarak belirlenmiştir. Hülasa, bulûğ çağından başlayıp 40 yaşına kadar olan devreye gençlik devresi diyoruz.

Yüce Rabbimiz Kur’an’ı Kerim’de bizlere bazı gençlerden haber vermiştir. Genç yaşında Hz. İbrâhîm’in putperest olan babası ve içinde yaşadığı Babil halkı ile tevhid mücâdelesi ve bu konuda topluma sunduğu delilleri örnek olarak anlatılır.[2]

İçinde doğduğu putperest toplumun geleneklerine karşı duran… (Enbiyâ, 51-67)

Gerçeği arayan…

Arayışını tevhidle sonlandıran… (En’âm, 77-79)

Doğrunun peşine düşen…

Ateşe atılırken “Allah bana yeter” diyecek kadar dâvâsına sâdık olan genç…[3]

Yusuf aleyhisselam “…Ben Allah’a sığınırım.” diyerek haysiyeti, onuru ve iffetine sâhip çıkmıştır. Cinsel dürtüler karşısında zor bir sınav geçiren dünya güzeli Hz. Yusuf, iffet ve sabır timsâli olarak sunulur. Gençlerin bu konuda Allah’a sığınmaları gerektiği, nefsin dâimâ kötü arzuları emrettiği hatırlatılır, kardeşler arasındaki kıskançlığa dikkat çekilir, her fırsatta dinin anlatılması gerektiği, sabrın sonunun zafer olduğu bildirilir.

Putperest bir toplum içinde Allah’ın birliğini kabul eden ve imanları uğrunda yaşadıkları toplumdan kaçıp bir mağaraya sığınan ve burada yüzyıllarca uyuyup sonra dirilen gençlerin örnek davranışları anlatılır. “…Onlar Rabblerine inanmış birkaç genç yiğitti. Biz de onların hidâyetlerini arttırmıştık.” (Kehf, 13)

İSLAM’IN İLK YILLARINDA GENÇ SAHABELER

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem tebliğ görevini üstlenmesinden itibaren Mekke toplumunda kadın-erkek, genç-ihtiyar, zengin-fakir, hür-köle ayrımı yapmadan herkesi İslâm’a davet etmişti. Onun çağrısına şehirde yaşayan hemen her gruptan insanlar olumlu cevap verip Müslüman oldular. İslâm’a girenlerin büyük çoğunluğunun ortak özelliği ise onların ortalama yirmili yaşlardaki gençlerden meydana gelmiş olmalarıdır.[4]

 Genelde ilk Müslümanların köleler, fakirler, kimsesiz ve zayıf kimseler olduğu şeklinde yaygın bir kanaat vardır. Ancak ilk kaynaklarda isimleri zikredilen Müslümanlara bakıldığında onların büyük çoğunluğunun yoksullar değil, refah içerisinde yaşayan Mekke’nin nüfuzlu ailelerine mensup gençlerden meydana geldiği açıkça görülür. Meselâ; Müslüman olduğunda Hz. Ali 10, Abdullah b. Ömer 13, Zeyd b. Hârise 15, Abdullah b. Mes’ûd ve Zübeyr b. el-Avvâm 16, Talha b. Ubeydullah, Abdurrahman b. Avf,  Erkam b. Ebu’l-Erkam ve Sa’d b. Ebû Vakkâs 17. Mus’ab b. Umeyr 18-20, Câfer b. Ebû Tâlib 22, Osman b. Affân, Ebû Ubeyde b. el-Cerrâh ve Hz. Ömer 25-31 yaşlarında idiler. Genç erkekler gibi genç hanımlar da İslâm’ı ilk seçenler arasında yerlerini almışlardır. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kızları Rukıyye, Zeynep, Ümmü Külsüm ve Fâtıma başta olmak üzere Hz. Ömer’in kız kardeşi Fâtıma bint el-Hattâb, Hz. Ebû Bekir’in kızları Esmâ ve Âişe ilk akla gelenlerdir. Adı geçen gençlerin çoğu refah ve itibar sahibi olan ailelerini terk edip büyük fedakârlıklarla Rasûlullah’ın safında yer almayı tercih etmişlerdir. Bu konuda en güzel örneklerden biri, Mus’âb b. Umeyr’dir.

İSLAMİ MÜCADELEDE GENÇLERİ ROLÜ

Genç yaşta İslâm’ı kabul eden pek çok Müslüman mevcuttur. Bunlar arasından İslâm’ın Mekke ve Medine dönemlerinde ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in vefatından sonraki zamanlarda çok önemli görevler üstlenenler vardır. Nitekim zamanla onların içinde halifeler, valiler, hâkimler, öğretmenler ve ülkeler fetheden komutanlar çıkmıştır. Özetle İslâm hareketini asıl yönlendiren ve onu Arap toplumunun yeni kimliği haline gelmesinde canla başla destekleyerek Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e yardımcı olanlar bu imanlı ve ahlaklı gençlerdi.

Siyer kaynakları incelendiğinde Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in İslâm toplumunun şekillenmesinde ve İslami değerlerin yaşanmasında ve yayılmasında gençlere büyük sorumluluklar verdiği açıkça görülür. Onların cesaret ve enerjilerinden gereği gibi yararlanmak için her şeyden önce gençlerin kendine güvenen, sağlam bir kişilik geliştirmelerine imkân sağlanmasını istemiştir. Zira Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem sorumluluk gerektiren en yüksek görevlere hazırlanmalarını gençliğin tabiî hakkı ve toplum menfaatin bir gereği olarak görüyordu. Bundan dolayı gençlere özel ilgi gösteriyor, önemli görevler üstlenmeleri hususunda kendilerini teşvik ediyordu. Nitekim askerlik, eğitim-öğretim ve yargı alanlarında bu görevlendirmelerini örneklerini görmek mümkündür.

İlk Müslüman gençlerin faaliyetlerine bir örnek teşkil etmek üzere İslam davetine evini tahsis eden ve 17 yaşında İslâm’ı kabul etmiş olan Erkam b. Ebi’l-Erkam’ın, İslâm’ın ilk yıllarında üstlenmiş olduğu role özellikle temas etmek gerekir. Tebliğin ilk yıllarında Erkam’ın evinin Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in tebliğinde önemli bir rol üstlendiği görülmektedir. Davet faaliyeti için son derece elverişli olan bu ev Kâbe haremi dâhilinde Safâ Tepesi’nin eteğinde bulunuyordu. Hac ve umre maksadıyla dışarıdan gelenlerle dikkat çekmeden burada temas kurma imkânı vardı. Ayrıca Mekkeli Müslümanlar da buraya kolayca gelip gidebiliyorlardı. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem  Erkam’ın evinde bir yandan İslâm’a davet görevini yerine getiriyor, diğer yandan de Müslümanlara dinin yeni emirlerini bildiriyordu. Burada gerçekleştirilen faaliyetler sonucunda pek çok kişinin İslâm’a dâhil olduğu bilinmektedir.

 İlk Müslüman gençlerin Mekke’de olduğu gibi İslâm’ın Arap Yarımadası’nın dışında tanınmasında da önemli katkıları olmuştur. Yaklaşık 25 yaşında iken Habeşistan’a hicret eden Hz. Ali’nin ağabeyi Câfer b. Ebû Tâlib’in İslâm’ı ve Müslümanları savunmak üzere Habeşistan hükümdarının, Hıristiyan din adamlarının ve saray erkânının huzurunda yaptığı konuşma İslâm hitabet sanatının eşsiz örneklerinden biri kabul edilir.

Mekkeli ilk Müslüman gençlerden Mus’ab b. Umeyr, I. Akabe Biatı’ndan sonra Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem tarafından Medine’ye öğretmen olarak gönderilmiştir. Bu sırada kendisi 25 yaşındadır. Onun gayretleri sonucunda pek çok Medineli Müslüman olmuş, Üseyd b. Hudayr ve Sa’d b. Muâz gibi iki nüfuzlu kabile reisinin İslâm’a girişini sağlamıştır.

Mekke’de olduğu gibi Medine döneminde de gençlerin etkinlikleri dikkat çekmektedir. Bunlar arasında 6 dil bilen (İbranice, Farsça, Habeşçe, Rumca, Kıptice ve Arapça) Zeyd b. Sâbit Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem tarafından komşu hükümdar, emîr ve Arap kabilelerine gönderilen mektupların pek çoğunu yazmıştır. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onu daha sonra vahiy kâtipleri arasına dâhil etti. Nitekim vahiy kâtiplerinden olan Ubey b Kâ’b bulunmadığı zaman, Peygamberimiz, Zeyd b. Sâbit’i çağırır, gelen âyetleri ona yazdırırdı. Rivayetlere göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in vahiy kâtipleri içinde Übey b. Kâb’dan sonra Medine’de en çok vahiy yazan Hz. Zeyd b. Sâbit olmuştur. Zeyd, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem vefat ettiğinde 21 yaş civarındaydı. İlk halîfe Hz. Ebû Bekir döneminde Kur’an’ı Kerim’i toplamakla yine Zeyd’i görevlendirilmiştir. Zeyd’in böylesine önemli bir faaliyeti gerçekleştirdiği sıralarda 22 yaşında olması İslâm’ın ilk döneminde gençlerin ne derece büyük rol oynadığını ortaya koyması bakımından ilgi çekicidir.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem gençlerin kendi ilgi alanlarında yetişmesine büyük dikkat göstermiştir. Zekâ ve kabiliyetine güvendiği gençlerin ilimde uzmanlaşmaları için onlara büyük imkânlar sunmuştur. Kur’ân âyetleriyle karıştırılabileceği endişesiyle hadislerin yazılmasını yasakladığı bir dönemde Müslüman gençlerden Abdullah b. Amr b. el-Âs’a özel izin vermiştir. Abdullah b. Amr, Rasulullah’tan (sallallahu aleyhi ve sellem) aldığı izinle es-Sahîfetü’s-Sâdıka adını verdiği bir hadis risâlesi kaleme almıştır.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem gençleri, çoğunluğu yaşlı sahâbîlerden oluşan ordulara komutan tayin etmiş, pek çok gazvede sancağı bizzat gençlere vermiştir. Tebük Seferi’nde sancak Zeyd b. Sâbit’e, Bedir’de Hz. Ali’ye teslim edilmiştir. 18 yaşında olan Üsâme b. Zeyd Suriye’ye gönderilen orduya komutan tayin edilmiştir. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Benî Kudâa kabilesi üzerine göndermek üzere hazırladığı birliğin sancağını da Üsâme b. Zeyd’e vermiştir. Sefere çıkan birlik aralarında Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ve Ebû Ubeyde gibi Muhâcirlerin de yer aldığı askerlerden oluşuyordu. Sahâbîlerden bazıları genç Üsâme’nin kumandan tayin edilmesini yadırgamışlar ancak Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Üsâme’nin komutanlığında ısrar etmiştir.

Gençlik, İslami mücadelenin temel gücüdür. Gençler toplumdaki en aktif ve canlı güçtür. Öğrenmeye en fazla istek gösteren ve düşüncelerinde en az tutucu olan yine onlardır. Dolayısıyla Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in getirdiği vahiy ölçülerini almaya ve kendini bu ölçülere göre yoğurmaya müsait kitle gençlerdir. Son yüzyılda bütün İslami cemaatleri derinden etkileyen ve dünyanın dört bir yanına yayılan İhvan-ı Müslimin’i kurduğunda Hasan El Benna daha 22 yaşındaydı. Günümüzde de İslami Hareketlere baktığımızda gençlerin ne denli büyük bir rol oynadıklarını rahatlıkla müşahede edebiliriz. Özellikle Gazze’de mücadele ve mücahede eden genç yiğitler alnı öpülesi gençlerdir. 


[1]. Tirmizi, 2416

[2]. En’âm 6/74-83; Meryem 19/41-48; Şuarâ 26/69-76; Saffât 37/88-100

[3]. Taberî, Câmiu’l-Beyân, 2001:XVI/306

[4]. Muhammed Hamidullah, risaletin ilk dönemlerinde Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in çevresinde bulunan yaklaşık 80 kişinin %70’inin genç olduğunu belirtir.